Yazı dizimizin ilk bölümünde "bakire zihin" kavramıyla zihinsel sınırlarımızı dış dünyanın işgalinden korumayı; ikinci bölümde ise bu sınırların içindeki mahrem odalarımızı temizlemeyi ve neyi, neden sakladığımızı bilmenin önemini konuşmuştuk.
Geçtiğimiz hafta "bakire zihinler" kavramını masaya yatırmış; dışarıdan gelen enformasyon bombardımanına ve düşünce işgaline karşı zihinsel sınırlarımızı korumanın hayati önemini tartışmıştık.
Modern çağın en sinsi hırsızlığı cüzdanlarımıza ya da banka hesaplarımıza yapılmıyor; doğrudan zihinlerimize yapılıyor.
Sözün özünü net olan söyler; arkasında gizli ajandası, zihninde kırk tilkisi olmayan, doğrudan hedefe konuşur.
Modern çağın bitmek bilmeyen hızına ve gürültüsüne ayak uydurmaya çalışırken, farkında olmadan otomatikleştirdiğimiz eylemlerin başında "dinlemek" geliyor. Tıpkı nefes almak, sıradan bir yolda yürümek ya da göz kırpmak gibi…
Toplumun en küçük yapı taşı olarak ezberletilen, kutsiyet atfedilen ve her koşulda sığınılacak son güvenli liman olduğu varsayılan "aile" kavramı, ne yazık ki modern insanın pragmatist hırsları karşısında tarihinin en büyük sınavlarından birini veriyor.
Kıymetli okurlarım, bu haftaki köşemizde yine o çok sevdiğiniz, ancak çoğunluğun yüzleşmekten bucak bucak kaçtığı nahoş gerçeklerden birini masaya yatırıyoruz.
İnsan ilişkilerinin o karmaşık doğasına yakından baktığımızda, her zaman karşımıza çıkan ve aşılması güç olan bir üçgen vardır: Kurulan düzen, sergilenen oyun ve tüm bunların ardında yatan çırılçıplak gerçeklik. İster sadece üç kişinin bir araya geldiği küçük bir topluluk olsun, isterse binlerin, milyonların buluştuğu devasa organizasyonlar...