İş dünyasında başarı genellikle tek bir yönle tanımlanır: Yukarı. Satış grafikleri yukarı çıkmalı, pazar payı artmalı, çalışan sayısı katlanmalıdır.
Güven üzerine konuştuğumuzda genelde onu sıcak bir his, sırtımızı dayadığımız bir dağ ya da huzurlu bir liman olarak betimleriz. Oysa biraz derine indiğimizde güvenin tanımı, var olanlardan ziyade "yok olanlar" üzerine kuruludur.
Bizim coğrafyamızda "aile" denilince akan sular durur. Sofralarımız kalabalıktır, kapımız her daim açıktır.
İnsanoğlunun en tehlikeli konfor alanı, "sahip olduğunu sanma" yanılgısıdır.
Kusursuzluk çağında 'yamuk' durabilmenin lüksü… İnsanoğlu, var olduğu günden beri en büyük yeteneğini, başına gelen felaketlerden sağ çıkma güdüsüne borçludur.
Sabah alarm aynı saatte çalıyor. Aynı kahve bardağına uzanılıyor. Trafikte aynı radyoda, aynı şarkılar dinleniyor.
Girişimcilik ekosistemimizde yıllardır süregelen kronik bir yanılgı var: "Yıkıcı" bir fikir bulmanın, başarının yegâne anahtarı olduğuna inanmak.
Hastane koridorlarındaki o bildik manzarayı gözünüzün önüne getirin: Bekleme salonlarında yer bulamayan hasta yakınları, acil servislerdeki yoğunluktan tükenmiş sağlık çalışanları ve bir türlü boşalmayan yataklar... Çoğumuz bu tabloyu "yetersiz kapasite" olarak yorumluyoruz. Ancak asıl sorun kapasite değil, "yönetilemeyen akış" olabilir mi?