SON DAKİKA

Yas: Gidenin ardından kalan hayat

Esra Tanrıverdi Pazartesi 15 Haziran 2026 02:00

Hayat bazen bizi hazırlıksız yakalar. Bir telefon sesi, bir haber bülteni, bir kapı zili ya da beklenmedik bir veda…

Bir anda dünyamızın eksildiğini hissederiz. Çünkü bazı insanlar sadece hayatımızda yer almaz; hayatımızın bir parçası olurlar. Onları kaybettiğimizde ise yalnızca bir insanı değil, onunla kurduğumuz anıları, alışkanlıkları, hayalleri ve geleceğe dair tasarılarımızı da kaybederiz.

İşte bu yüzden yas, yalnızca bir ölümün ardından yaşanan üzüntü değildir. Yas, sevdiğimiz birinin yokluğuna uyum sağlama çabasıdır. Kalbin, zihnin ve ruhun gerçekle yeniden tanışma sürecidir.

Toplum olarak çoğu zaman acıya tahammül etmekte zorlanıyoruz. Bir yakınını kaybeden kişiye hemen güçlü olması gerektiğini söylüyor, dikkatini başka yöne çevirmeye çalışıyor, hatta bazen ağlamasını engellemeye çalışıyoruz. Oysa yasın en büyük ihtiyacı bastırılmak değil, yaşanmaktır.

Çünkü gözyaşı, ruhun dili olabilir.

Kaybın ardından hissedilen öfke, suçluluk, inkâr, özlem, yalnızlık ve çaresizlik duyguları aslında yasın doğal parçalarıdır. İnsan bazen kaybettiği kişinin kapıdan içeri gireceğini düşünür, bazen onun sesini duyar gibi olur, bazen de yaşadığı acının hiç geçmeyeceğine inanır. Bunlar anormal değil, son derece insani tepkilerdir.

Prof. Dr. Vamık Volkan yas sürecini, “iç dünyamız ile dış gerçeklik arasında kurulan yeni bir denge arayışı” olarak tanımlar. Gerçekten de yas, kaybettiğimiz kişiyi unutmak değil, onun fiziksel yokluğuna rağmen içimizdeki varlığıyla yaşamayı öğrenmektir.

Çünkü sevgi ölümle sona ermez.

Ölen kişi artık yanımızda değildir ama bize bıraktığı izler yaşamaya devam eder. Bir sözünde, bir alışkanlığında, bir bakışında, bir öğüdünde ya da bize kattığı değerlerde onunla yeniden karşılaşırız. Bu nedenle yasın amacı unutmak değil, hatırlarken acının altında ezilmeden yaşayabilmektir.

Halil Gibran’ın söylediği gibi: “Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.”

Yas sürecinde kişinin kendisine zaman tanıması gerekir. Herkesin yas tutma biçimi farklıdır. Kimi konuşarak, kimi susarak, kimi yazarak, kimi dua ederek iyileşir. Yasın doğru ya da yanlış bir şekli yoktur. Ancak kişinin duygularını inkâr etmeden, ihtiyaç duyduğunda destek alarak bu süreci yaşaması önemlidir.

Bazen acı o kadar ağır gelir ki kişi hayatına devam etmekte zorlanabilir. İşte böyle zamanlarda profesyonel destek almak bir güçsüzlük değil, yaşamla yeniden bağ kurma cesaretidir.

Hayatın en büyük gerçeği ölüm olsa da insanın en büyük gücü yeniden yaşamı seçebilmesidir.

Yas bize hayatın kırılganlığını öğretir. Sevdiklerimizin kıymetini, zamanın değerini ve hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmediğini hatırlatır. Belki de bu yüzden ayrılık can yakar; çünkü sevginin ne kadar derin olduğunu gösterir.

Mevlânâ’nın dediği gibi: “Dünyada yaşamıyorsunuz, dünyadan geçiyorsunuz.”

Geçip giderken geriye bıraktığımız en kıymetli şey ise sevdiklerimizin kalbinde bıraktığımız izdir.

Kaybettiklerimizi özlemle, sevgiyle ve minnetle anarken; hayata yeniden sarılabilme gücünü kendimizde bulabilmemiz dileğiyle…