SON DAKİKA

Sınav hazırlığı popülizmin değil, uzmanlığın alanıdır

Levent Nayki Cumartesi 16 Mayıs 2026 02:00

Türkiye'de eğitim uzun zamandır yalnızca bir politika başlığı değil, aynı zamanda bir rekabet ve gelecek meselesi.

Özellikle LGS ve YKS gibi merkezi sınavlar söz konusu olduğunda, milyonlarca gencin kaderini belirleyen bu süreçlerin ne kadar kritik olduğu tartışmasız. Ancak son yıllarda bu hayati alanın giderek farklı aktörler tarafından “iyi niyetli” ama tartışmalı uygulamalarla doldurulduğunu görüyoruz. Bunların başında da belediyelerin yaygınlaştırdığı ücretsiz sınav hazırlık kursları geliyor.

Başta sosyal belediyecilik kapsamında değerlendirilebilecek bu adımlar, ilk bakışta toplum yararına gibi görünebilir. Ancak meseleye biraz daha yakından baktığımızda, burada ciddi bir yapısal problemle karşı karşıya olduğumuzu görmek zor değil. Çünkü eğitim, özellikle de sınav hazırlığı, “niyet” ile değil “yetkinlik” ile yürütülmesi gereken bir alandır.

Açık konuşmak gerekir: Belediyeler eğitim kurumu değildir. Belediyelerin asli görevi şehir yönetimidir; altyapıdan ulaşıma, çevre düzenlemesinden sosyal hizmetlere kadar geniş bir sorumluluk alanları vardır. Eğitim ise başlı başına bir uzmanlık disiplinidir. Pedagojik formasyon, ölçme-değerlendirme sistemleri, öğrenci takibi, sınav stratejileri ve yıllara dayanan deneyim gerektirir. Bu alanı, yalnızca iyi niyetle ve kamu kaynağıyla yürütmeye çalışmak, gençlerin geleceği üzerinde bir tür deneme yapmaktır.

Bugün birçok belediye milyonlarca liralık bütçelerle kurs merkezleri açıyor, öğretmenler istihdam ediyor, öğrencilere ücretsiz hizmet sunuyor. Peki, bu yatırımların karşılığında ortaya çıkan somut başarı nedir? Kaç öğrenci ilk 10 bine giriyor? Kaç öğrenci nitelikli liselere yerleşiyor? Bu soruların net, şeffaf ve ölçülebilir cevaplarını kamuoyunda ne yazık ki göremiyoruz. Çünkü sistemin kendisi, sonuç üretmek üzerine değil, görünürlük üretmek üzerine kurulmuş durumda.

Tam da bu noktada “popülizm” kavramını konuşmak zorundayız. Eğitim gibi hassas bir alanda, kısa vadeli siyasi veya sosyal kazanımlar uğruna yapılan her hamle, uzun vadede telafisi zor sonuçlar doğurur. Ücretsiz kurs açmak kulağa hoş gelebilir; ancak bu kursların niteliği, sürdürülebilirliği ve başarısı sorgulanmadan yapılan her yatırım, aslında hem kamu kaynaklarının hem de öğrencilerin zamanının israfıdır.

Oysa çözüm çok daha rasyonel ve uygulanabilir. Belediyeler bu alanda tamamen geri çekilmek zorunda değil. Ancak rol tanımlarını doğru yapmak zorundalar. Eğitim hizmetini doğrudan üretmek yerine, bu alanda uzmanlaşmış, başarıyı kanıtlamış kurumlarla iş birliği yapmaları çok daha doğru bir model olacaktır.

Bugün Türkiye’de sınav hazırlığı konusunda ciddi bir birikime sahip özel eğitim kurumları var. Yıllar içinde geliştirilmiş sistemler, veri odaklı takip mekanizmaları, öğrenciye özel programlar ve en önemlisi ölçülebilir başarı hikâyeleri… Bu kurumlar, sınav hazırlığını bir “iş” değil bir “uzmanlık alanı” olarak ele alıyor. Dolayısıyla belediyelerin ayırdığı bütçelerin doğrudan bu kurumlara yönlendirilmesi hem daha verimli hem de daha sonuç odaklı bir yaklaşım olacaktır.

Hatta iddialı bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Bugün belediyelerin ayırdığı bütçenin yarısıyla, alanında uzman kurumlar çok daha fazla öğrenciyi çok daha iyi sonuçlara ulaştırabilir. Çünkü burada mesele sadece para değil; doğru model, doğru kadro ve doğru yönetim anlayışıdır.

Unutulmaması gereken bir gerçek var: Eğitimde iyi niyet yetmez, yeterlilik gerekir. “Ben de yaparım” yaklaşımıyla girilen her alan, özellikle de sınav hazırlığı gibi kritik bir süreç, telafisi olmayan kayıplara yol açabilir. Bir öğrencinin kaybettiği bir yıl, bir daha geri gelmez. Yanlış yönlendirilmiş bir eğitim süreci, bir gencin hayat rotasını tamamen değiştirebilir.

Bu nedenle artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Gerçekten öğrencilere fayda mı sağlıyoruz, yoksa sadece iyi görünüyor muyuz?

Eğer cevap samimiyetle verilecekse, o zaman yeni bir modele geçmek zorundayız. Belediyeler destekleyici rol üstlenmeli, finansal kaynak sağlamalı; ancak uygulamayı bu işin profesyonellerine bırakmalıdır. Böylece hem kamu kaynakları daha verimli kullanılır hem de öğrenciler gerçekten ihtiyaç duydukları nitelikli eğitime ulaşır.

Sonuç olarak mesele bir kurumlar arası tartışma ya da yetki alanı kavgası değil. Mesele, Türkiye’nin gençlerinin geleceği. Bu geleceği şekillendirirken popüler olanı değil, doğru olanı tercih etmek zorundayız. Çünkü eğitim, deneme yanılma kaldırmaz.

Artık popülizmin değil, performansın konuşulması gereken bir dönemdeyiz. Ve eğer gerçekten sonuç almak istiyorsak, doğru işi doğru insanlara bırakmayı öğrenmek zorundayız.