SON DAKİKA

Merhaba 'Analiz' okurları

Mezin Dedeyi Pazar 10 Mayıs 2026 02:00

Merhaba, her Pazar Analiz Gazetesi'nde sizlerle sağlık üzerine konuşacağım. Bu köşede; tıbbın güncel gelişmelerinden uzman görüşlerine, doğru bilinen yanlışlardan mental sağlığa, beslenme ve yaşam alışkanlıklarından günlük hayatımızı etkileyen küçük ama önemli detaylara kadar geniş bir alanda birlikte olacağız.

Amacım, karmaşık tıbbi bilgileri herkesin anlayabileceği sade bir dille aktarmak ve sağlığı yalnızca hastalıklar üzerinden değil, bütüncül bir hayat biçimi olarak ele almak…

Bazen bir yanlış bilgiyi düzeltecek, bazen bir uzman görüşünü paylaşacak, bazen de sadece “bunu bilmek iyi geldi” dedirtecek konularla burada olacağım.

Şiddet ekranda mı başlıyor, hayatta mı?

Son yıllarda gençler arasında artan şiddet olaylarını konuşurken hep aynı sorular dönüp dolaşıp önümüze geliyor: Televizyon dizileri, dijital platformlar, şiddet içerikli videolar ve oyunlar gençleri gerçekten etkiliyor mu? İzlenen her sert sahne, gençlerin davranışlarına doğrudan yansıyor mu? Yoksa bu içerikler, zaten var olan sosyal sorunları daha da büyüten bir unsur olarak mı karşımıza çıkıyor?

Açıkçası bu sorular yalnızca anne babaların değil, toplumun tamamının ortak endişesi haline geldi. Ben de bu konudaki kaygılarımı, yıllarını insan ruh sağlığına adamış sevgili hocam Prof. Dr. Arif Verimli ile paylaştım. Her zamanki o sakinleştirici, güven veren sesiyle meseleyi oldukça net anlattı.

Hocama göre televizyon dizileri ya da dijital platformlardaki şiddet içerikleri tek başına doğrudan suçlu ilan edilemez. Ancak mevcut sorunları besleyen, şiddete eğilimli gençlerin davranışlarını güçlendiren bir etkiden de söz etmek mümkün. Yani meseleye sadece “diziler yüzünden böyle oldu” diye bakmak, sorunun asıl kaynağını görmemek anlamına geliyor.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta çok daha derin bir yerde duruyor. Şiddete eğilim gösteren, psikolojik desteğe ihtiyaç duyan çocukların ailede ve okulda erken fark edilmesi gerekiyor. Üstelik bu durum yalnızca ailelerin inisiyatifine bırakılmamalı. Eğitim sistemi, rehberlik mekanizmaları ve sağlık kurumları birlikte hareket etmeli. Çünkü uzman desteği alan, doğru psikolojik ve psikiyatrik tedaviden geçen çocukların büyük bölümünde olumlu sonuçlar alınabiliyor.

Bir başka önemli mesele ise ruh sağlığına yapılan yatırım. Bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz alanlardan biri belki de bu. Çocukların ve gençlerin yalnızca akademik başarısına değil, ruhsal durumlarına da odaklanmak zorundayız. Çünkü bastırılmış öfke, yalnızlık, dışlanmışlık ve sevgisizlik çoğu zaman başka şekillerde ortaya çıkıyor.

Öte yandan Türkiye’de bu konuda belirli yasal düzenlemeler ve denetim mekanizmaları da mevcut. RTÜK’ün aldığı önlemler ya da dezenformasyonla mücadele kapsamında yürütülen çalışmalar önemli adımlar olarak görülüyor. Ancak mesele yalnızca kural koymak değil; o kuralların gerçekten uygulanabilmesi. Sorunların üzerini örtmeden, görmezden gelmeden, “aman duyulmasın” anlayışına kapılmadan hareket etmek gerekiyor.

Çünkü kabul edelim… Bir çocuğun hayatındaki şiddet sadece ekranda başlamıyor. Bazen evde, bazen okul koridorunda, bazen de toplumun sertleşen dilinde büyüyor. Ve çözüm de tam olarak burada başlıyor

Hantavirüs dünyayı neden korkutuyor?

Dünya yeniden tedirgin… “Yeni salgın mı geliyor” sorusu bu kez Hantavirüs üzerinden konuşuluyor. Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus yeniden ekranlarda görünmeye başladıysa, insan ister istemez endişeleniyor. Peki, gerçekten yeni bir küresel tehdit ile mi karşı karşıyayız?

Konuyu Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. M. Oral Öncül ile değerlendirdim. Prof. Dr. Öncül’e göre Hantavirüs, yeni değil. Modern tıp literatürüne girişi 1950’lerde Kore Savaşı dönemine dayanıyor. Dünyanın dikkatini çeken ilk büyük salgın ise 1993 yılında ABD’nin Four Corners bölgesinde yaşandı. Sonraki yıllarda Güney Amerika, Avrupa ve Asya’da farklı türleri görüldü.

Bugün yeniden gündeme gelmesinin nedeni ise bir kruvaziyer gemisinde ortaya çıkan vakalar.

Prof. Dr. Öncül, “Virüsü küçümsemek doğru olmaz ama gereksiz panik de yapılmamalı” diyor. Çünkü Hantavirüs nadir görülüyor; ancak ağır seyredebiliyor. Özellikle akciğer ve kalbi tutan formunda ölüm oranı yüzde 30 ila 50’ye kadar çıkabiliyor.

En büyük risk ise kemirgenlerle temas. Fare ve sıçanların idrarı, dışkısı ve salyasıyla çevreye yayılan virüs, kuruyan atıkların havaya karışmasıyla insanlara bulaşabiliyor. Asıl tehlike ise hastalığın başlangıcında gizli. İlk günlerde grip gibi başlıyor: Ateş, kas ağrısı, halsizlik, baş ağrısı… Ancak birkaç gün sonra aniden gelişen nefes darlığı ve öksürük tabloyu ağırlaştırabiliyor. Uzmanlara göre şu an için dünyayı durduracak yeni bir pandemi alarmı yok. Ancak özellikle kemirgenlerin yoğun olduğu alanlarda yaşayanlar ve riskli ortamlarda çalışanlar için yüksek farkındalık şart. Çünkü bazen en büyük tehlike, sessiz gelenler oluyor.

Sağlıkla kalın, her pazar burada görüşmek üzere…

Yazarın Son Yazıları
Yazarın En Çok Okunan Yazıları