Samsun'un takım elbiseli faytoncuları
Samsun'a gidiş amacım bambaşka bir gündemle düzenlenen, basın gezisiydi. O yoğun programın arasında meslektaşlarla birlikte biraz nefes almak için Batı Park'a adım attığımızda niyetimiz sadece yemeğimizi yemekti.
Ancak Karadeniz’in o meşhur dalgalarından ziyade, ritmik bir şekilde ilerleyen bir fayton takıldı gözüme. Açıkçası, bu devirde fayton görmek insanda ya tuhaf bir nostalji hissi yaratıyor ya da haklı bir "Acaba atlara eziyet mi ediliyor?" kaygısını tetikliyor. Merakıma yenik düşüp gruptan ayrıldım ve o ağırbaşlı sürücünün yanına gittim. Sadece ayaküstü, sıradan bir "İşler nasıl usta?" sohbeti edeceğimi sanırken; o faytonun tekerleği beni meğer tıkır tıkır işleyen, onurlu bir ekmek kavgasının tam ortasına çekmiş.
Samsun Batı Park’ta, o denize paralel uzanan kusursuz düzlükte yankılanan nal seslerinin sadece turistik bir nostaljiden ibaret olduğunu sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Orada, tam 30 faytondan oluşan, kendi iç hiyerarşisi, kılık kıyafet yönetmeliği ve tıkır tıkır işleyen yazılı olmayan kanunları olan devasa bir mikro-ekonomi dönüyor.
Bu ekosistemin zirvesinde, camianın kendi arasında "Başkan" diye hitap ettiği Ahmet isimli faytoncu var. Hayatın adaletsiz yokuşlarını çoktan tırmanmış bir adam o; tam 12 yıl çocuk hasreti çektikten sonra nihayet bir kız babası olmanın getirdiği o ağırbaşlı, dingin sabırla yönetiyor süreci.
İşin matematiği gayet şeffaf ve net. Batı Park'ın o bitmek bilmeyen yokuşsuz, dümdüz asfaltında bir fayton turunun bedeli 300 lira. Ve bu öyle "vur patlasın, at çatlasın" bir düzen değil; günde ortalama 10 tur atılıyor. Hayvanın pestilini çıkarana kadar dönmek yok. İstanbul Adalar'ın o atları telef eden meşhur yokuşlarına ve bitmeyen kapasite ihlallerine inat, burada sınırlar keskin: Bir faytona maksimum 4 yolcu biniyor. Beşinciyi kucağa sıkıştırmaya çalışanlara kapı duvar. Atlar dümdüz yolda, gereğinden fazla yük binmeden, işlerini yapıyorlar.
İşin asıl ciddiyeti ise sezon tam açıldığında başlıyor. O faytonların sürücü koltuğunda sıcaktan kavrulmuş tişörtlü adamlar değil, bildiğiniz jilet gibi takım elbise giymiş adamlar oturuyor. 300 lira karşılığında sizi Batı Park'ta dolaştıran o takım elbiseli adamların hikayesi, 2,5 aylık yaz sezonu bittiğinde ise bambaşka ve sarsıcı bir gerçekliğe tosluyor.
Geri kalan 10 ayda ne mi oluyor? İşte orada Türkiye'nin o çıplak gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Atlar kışlık istirahate çekilip günde 10 kiloluk o zengin menülerini yerken, bizim takım elbiseli faytoncular hamallığa ve kağıt toplayıcılığına dönüyor. Yazın Batı Park'ta takım elbiseyle turist gezdiren adam, kışın hem atının devasa masrafını çıkarmak hem de evinin tenceresini kaynatıp ailesini geçindirmek için sokaklardan kağıt topluyor, sırtında yük taşıyor.
Bu döngü sadece bir hayvan sevgisi veya dramatik bir geçim derdi değil. Bu, aslında Samsun Büyükşehir Belediyesi'nin kurduğu kusursuz bir asayiş ve sosyal güvenlik kalkanı. Belediye bu 30 faytona orada alan tahsis ederek sadece turizme katkı sağlamıyor; dışarıdan bakıldığında ezbere bir bakış açısıyla çoğunlukla 'Roman' zannedilen, ancak kendi köklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak gururla 'Biz Macırız' diyen o sessiz, inatçı kültürün temsilcilerini sistemin içinde tutarak onları ve özellikle gençleri potansiyel bir suç batağından, hırsızlıktan, gasptan koparıp alıyor. Sokaklar güvenli kalıyor, insanlar onuruyla çalışıyor.
Üstelik bu yasal ve onurlu ekosistem, şehrin geleceğine bile doğrudan yatırım yapıyor. Nasıl mı? Mesela diğer faytoncu Cüneyt’in oğlu, babasının o faytondan ve kağıt arabasından kazandığı alın teriyle büyüyüp desteklenerek, bugün kendi yeteneği ve bilek hakkıyla Samsunspor altyapısında top koşturuyor.
Yani Batı Park'ta duyduğunuz o nal sesleri, sıradan bir pazar eğlencesi değil. O sesler; yazın giyilen takım elbiseyle kışın çekilen hamallık arabası arasındaki o ince çizgide yürüyenlerin, 12 yıl sonra gelen kız çocuğunun sevincinin ve suça bulaşmadan Samsunspor'un gelecekteki yıldızını yetiştiren onurlu bir direnişin ta kendisi.