SON DAKİKA

Sanayinin deliler bölüğü Silivri'de

Hakan Özbay Salı 21 Nisan 2026 02:00

Geçen hafta SEM Biotech'in yüksek teknolojili üretim üssü açılışına katıldım ve İTO Başkanı Şekib Avdagiç'in verdiği Osmanlı'daki deliler örneği dikkatimi çekti.

Biz ekonomi sayfalarının o ağır, gri ve bol sıfırlı dünyasında, takım elbiseli adamların daima rasyonel hesaplar yapan, sıkıcı derecede akıllı figürler olduğuna inanmak isteriz. Oysaki Şekib Avdagiç kürsüye çıkıp Osmanlı ordusunda akıncıların da önünde giden, canını hiçe sayıp ortalığı dağıtan "Deliler" sınıfından bahsedince işin rengi değişti. Avdagiç, SEM Biotech yöneticisi Yavuz Eroğlu'nu tam da bu sınıfa soktu. Haksız da sayılmaz; tedarik zincirlerinin koptuğu, maliyetlerin uçuşa geçtiği bir dönemde 20 milyon dolarlık yüksek teknoloji yatırımı yapmak, düpedüz bir delilik hali gerektiriyor.

Avdagiç'in bu "delilik" vurgusunun ardından söz alan Yavuz Eroğlu, yatırım yapmanın ardındaki o durdurulamaz dürtüyü anlatırken dedesinden şöyle bir örnek verdi: "Oğlum Allah bizi hiç boş bırakmasın yoksa kafamız şeytana çalışır." Eroğlu'nun paylaştığı bu Anadolu irfanı, aslında modern sanayicinin bitmek bilmeyen krizini kusursuz bir hicivle özetliyor. Boş kalmamak için sürekli üretmek, sürekli çarkları döndürmek zorundayız. Kendi sıkıntılarımızı makinelerin o ritmik tıkırtısında boğmak belki de en geçerli terapi yöntemimiz. Kafamız şeytana çalışmasın diye saniyede 9 kan tüpü üreten makineler kuruyoruz.

Tesise bakıyorsunuz; İsviçre kalıp teknolojisi, Kanada makine altyapısı, Japon jel teknolojisi ve Alman kimyasal know-how'ı ile entegre bir üretim var. Kara mizah tadında bir fıkranın başlangıcı gibi: Bir İsviçreli, bir Kanadalı, bir Japon ve bir Alman, Silivri'deki 2.000 metrekarelik ISO 8 standartlarındaki temiz odaya girmişler... Ve sonuçta yılda 400 milyon adet kan tüpü üretecek devasa bir yerli kapasite çıkmış ortaya. Yıllardır bu tüpleri ithal edip duran Türkiye, nihayet yüzünü dışarı dönüyor ve Avrupa ile Orta Doğu'ya devasa bir ihracat kapısı açılıyor.

Eroğlu kürsüde konuşurken, sanayinin o soğuk, rakamsal yüzünü bir anda çok insani ve çarpıcı bir gerçeğe bağladı: "Tabak, bardak üretirken 1 milyonda 20 hata yapsanız kimse fark etmez. Ama kan tüpünde 20 hata, 20 insanın hayatı demek."

Üretim hattında hata payı bir istatistik değil, doğrudan can. Makineler şaşmaz bir ölçüyle tüplerin içine o özel jelleri damlatırken, hepimizin bir şekilde kanını emen bu acımasız ekonomik döngünün içinde bari kanımızın girdiği tüpler yerli ve milli olsun diye tuhaf bir sevinç duyuyoruz.

Peki kürsülerde verilen o iddialı sözler tutulacak mı? İşte hicvin doruk noktası burası. Avdagiç, Yavuz Eroğlu'na "9 haneli yatırım hedefi verdin, inşallah iki sene sonra geldiğimizde bunu 10 haneli rakamlara taşıyacaksın" diyerek yatırım baskısının çıtasını arşa çıkardı. Bitmek bilmeyen o "daha fazlasını yapmalıyız" baskısı... Osmanlı'daki deliler de muhtemelen kaleyi fethettikten hemen sonra arkalarından gelenlerden "Elinize sağlık, haftaya şu yandaki devleti de alıyoruz değil mi?" minvalinde performans hedefleri duyuyordu.

Netice itibarıyla, 20.000 metrekarelik kapalı bir alanda tıbbi sarf malzemelerinde dışa bağımlı olmanın yarattığı o derin açmazı, yüksek teknolojiyle çözüp Avrupa'ya ürün satacak olmanın hafifliğiyle takas ediyoruz. Rasyonel hesapların ve güvenli limanların bittiği yerde, o çok ihtiyacımız olan, vergi levhalı delilik başlıyor. İyi ki de başlıyor. Yoksa sadece akl-ı selim ile bu devranın döneceği yok.