Aile değerlerinin şiddet enflasyonuna etkisi
Son dönemde, dünyada ve özellikle ülkemizde; medya, hızlı şehirleşme ve göçün etkisiyle derin sosyal sorunlarla karşı karşıyayız.
Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olaylar, bu sürecin ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Hayatını kaybeden çocuklarımıza ve öğretmenlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Geride kalanlara sabır dilemeye utanıyor insan. Buna nasıl sabredilir? Her geçen yıl yeni bir acıyla sınanıyoruz. Maden kazaları, depremler, yangınlar… Acılarımız hâlâ tazeyken şimdi de bu. Daha ne göreceğiz, bilemiyoruz. En acısı ise toplum olarak acı hafızamızın giderek zayıflaması. Acıya duyarsızlaştık.
Çocuklarımızın ruhsal dünyası üzerine birçok akademisyen tarafından yapılmış derin araştırmalar mevcut. Sanayileşmenin bir sonucu olarak sanayi bölgeleri etrafında kümelenen şehirler çekirdek aile yapısına geçişte belirleyici bir rol oynadı. Yapılan çalışmalar, çekirdek aile modeline bu hızlı geçişin büyük ebeveynleri, akrabaları ve "akraba gibi olmuş komşuları" yok ettiğine dikkat çekiyor. Bu şekilde toplumun doğal ve kendiliğinden işleyen kontrol mekanizması da ortadan kalkmış oluyor.
Günümüzün ağır ekonomik gerekliliklerini yerine getirmeye çalışan çekirdek aile, çocuğuna yeterli ilgi ve sevgiyi sunma konusunda yetersiz kalıyor. Anne ve babalar, gece gündüz çalışmalarına rağmen ekonomik taleplere yetişemezken, manevi boşluğu dolduracak enerjiyi de kendilerinde bulamıyorlar.
Maddi imkansızlıkların ve yorgunluğun getirdiği bu baskı, ebeveynler arasında bir huzursuzluk iklimi yaratıyor. Neticede çocuktan beklenen tek şey "mutlak itaat" haline geliyor. En küçük bir itaatsizlik dahi cezalandırılıyor. "Ben çocuğuma fiske bile vurmam" diyenleri duyar gibiyim. Elbette burada kastettiğim ceza fiziksel şiddet değil. Telefonu veya bilgisayarı elinden alma, arkadaş görüşmesini yasaklama, eve hapsetme ya da ceza olarak daha fazla soru çözdürme... Bu listeyi çoğaltabiliriz.
Bu noktada çocukta tehlikeli bir psikolojik mekanizma gelişiyor: "Nasıl olsa bedelini ödedim, yaptığım şey artık bir suç değil; satın alınmış meşru bir haktır." Her itaatsizlikten sonra cezasını çeken, yani kendi dünyasında "bedel ödeyen" çocuk, zamanla "ceza arsızı" haline geliyor.
Olaylara "Bana başka ne yapabilirler ki?" gözüyle bakmaya başlıyor. İşte kritik eşik burasıdır. Aile içinde tüm cezaları göze alıp bedelini ödeyen çocuk, dış dünyaya karıştığında da aynı senaryoyu uyguluyor. "Nasıl olsa cezasını yatar çıkarım, o halde istediğimi yaparım." Böylece, maliyetini hayatından bir zaman dilimiyle ödemeye hazır, her an şiddete meyilli "küçük kabadayılar" sokaklarda boy göstermeye başlıyor. (Kabadayı derken sadece erkek çocuklarını değil, cinsiyet fark etmeksizin bu zihniyeti kastediyorum.)
Evet, hiçbir çocuk kendi başına bu hale gelmez. Bu noktada aileler birinci derecede sorumludur. Ancak aileyi bu duruma sürükleyen yapısal bozulmayı da sorgulamak gerekir. Medya kuruluşları, aile değerlerini sarsan, toplumsal barışı zedeleyen suç temalı dizilere reklam veren şirketler bu konuda sorumluluk almalıdırlar. Güzel ülkemiz bir suç cenneti olmayı asla hak etmiyor. Bizim hem Anadolu irfanından gelen kadim değerlerimiz hem de inancımızdan beslenen vicdan temelli bembeyaz bir elbisemiz var. Beyaz lekeyi hemen belli eder. Bizim kültürümüzde lekeli elbiseyle gezilmez. Ayıptır.
Enflasyon, ABD doları, altın, gümüş, siyaset hepsini atın bir kenara. Hangimizin çocuklarından daha değerli bir serveti olabilir? Şimdi Urfa’da, Maraş’ta çocuğu vefat eden anaya babaya sorsanız hangi dünya işini bırakmaz bu olaya engel olmak için? Bu olay başımıza geldiğinde gözü yaşlanmayan bir vatandaşımız olmuş mudur?
İşte o yüzden diyorum ki bu münferit denilecek bir olay değil, bir sosyal olgudur. Buna karşı tek bir güç olarak hep birlikte duramazsak bu son olmaz. Bu durumu hemen yarın değiştiremeyeceğimizi de bilmemiz gerekir. On yıllardan beri birikerek, göz göre göre geldi. Tek hamle ile bitmez. Her seferinde "sorumluları bulunacak ve cezası verilecek" açıklamalarıyla karşı karşıya kaldık. Sorumlu aramayın. Sorumluları biliyoruz. Sorumlusu biziz. Tüm toplum.
Bu tür durumlar aile, okul, devlet ve sivil toplum örgütleriyle birlikte çözülebilir. Tek bir müessese tek başına çözüm üretemez. Bu tür sosyal sorunlara karşı çok disiplinli bir yaklaşım anlayışı ile yola çıkmamız gerekiyor.