Edebiyatta bir demir leblebi
Sanıyorum, son zamanlarda hiçbir yazar beni bu kadar etkilemedi. Günlerdir Edouard Louis'in kitaplarını elimden düşürmeden okuyorum.
Louis’in yazdıkları gerçekçi, sarsıcı, yer yer irkiltici. İnsan ruhunun ne kadar karanlık ne kadar acımasız olabileceğini dolandırmadan insanın yüzüne tokat ata ata anlatıyor. Her sayfada, her satırda irkilerek okuyorsunuz. Üstelik bunun günümüz Fransa’sında geçtiğini düşünürseniz daha da irkiliyorsunuz.
Her kitabı tartışma yarattı
Edouard Louis, ilk romanı “Eddy’nin Sonu” (2014) adlı otobiyografik romanıyla sanat dünyasında büyü bir tartışma yarattı. Kitapla ilgili medyada pek çok yorum çıktı. Büyük oranda övgü topladı. Louis ailesini ve kendi kökenini, sosyal geçmişini anlatış şekliyle birçok tartışmanın odağı oldu.
Edouard Louis şiddetin kökenleri ve nedenlerini analiz ettiği “Şiddetin Tarihi” romanı ile yine birçok tartışmanın fitilini ateşler. Bu kitabında, kendisine saldıran Reda'yı, çocukluğunu, içine doğduğu yoksulluğu ve aynı zamanda Fransa'nın sömürgeci tarihini hatırlayarak şiddeti anlamaya çalışır. Le Monde gazetesi “çok güçlü ve sarsıcı”, Les Inrocks’a ise “ilk romanından bile güçlü” yorumlarıyla kitabı öne çıkarırlar. Bu olumlu yorumların yanı sıra kitap ciddi saldırılara da maruz kalır. Libération “tarzın ağırlığı” yönünde bir eleştiri yaparken, Slate.fr ise sosyolojiye bir şantaj ve “entelektüel saçmalıklarla” dolu olarak değerlendirir. Edouard Louis ‘in “Şiddetin Tarihi”kitabı entelellektüelleri ikiye bölmüştür.
Babamı Kim Öldürdü?
Edouard Louis üçüncü kitabı Babamı Kim Öldürdü’yü (2018) yayımlar. Louis bu kitabında farklı şiddet biçimlerini ele alır; elitlerin savunmasız sosyal sınıflar üzerinde kurduğu politik hâkimiyetin şiddeti, erkek egemenliğinin acı mağdurları ve hatta acı failleri üzerindeki şiddeti, bir baba ve oğlu arasındaki sessizliğin şiddeti, homofobi şiddeti. Kitap, politikanın şiddetine karşı suçlamalarla sona erer. Kitap adeta demir leblebidir. Yayın dünyasına yine bomba gibi düşer.
Edouard Louis daha sonra Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ni yayınlar. Bu sefer anlatının odağında annesi vardır. Kırk beş yaşına vardığında isyan bayrağını çeken, arzuladığı gibi yaşamayı seçerek yavaş yavaş özgürleşen, sonunda kendini keşfeden bir kadının hikâyesini anlatır bu kez.
Monique Kaçıyor kitabında ise kendi kaderini baştan çizmeye çalışan bir anne ile onun en güçlü müttefikine dönüşen oğlunun samimi bir portresini sunar okura. Bir kadının kendini yeniden keşfetme cesaretine, yeniden doğuş ve özgürleşmenin bedeline dair bu derin anlatı, ortak tarihlerinin ağırlığına rağmen birbirini yeniden bulan bir anneyle oğlu arasındaki bağı gözler önüne serer.
Sarı yelekliler biziz
Edouard Louis politik görüşleriyle de ses getiren bir yazardır. Le Monde’de (2015) Geoffroy de Lagasnerie ile birlikte “Solun entelektüelleri, yeniden hareketlenin” başlıklı bir bildiriye imza atar. Aşırı sağın yükselişi karşısında solun sessiz kalmasını, hatta büyülenmesini kınayan ve gerici entelektüellere bırakılan medyayı eleştiren bu bildiri birçok tartışama yaratır. Göçmenlerin insan haklarına daha saygılı bir şekilde karşılanmasını savunan “Appel de 800’e de imza atar bir aydın olarak.
Daha sonraki yıllarda Burjuvazinin Sarı Yelekliler üzerindeki şiddetini kınar. Kültür-Sanat dünyasından 1400 kişiyle birlikte “Liberation” gazetesinde yayımlanan “Enayi değiliz” adlı metni imzalar. Bu metnin amacı Sarı Yelekliler hareketine destek olmak ve “Sarı Yelekliler biziz” cümlesini onaylamaktır.
Yüz yaratıcı isimden birisi
Cesur kalemiyle Edouard Louis günümüzün en etkili yazarlarından bir tanesi.
Hatta “Les Inrockuptibles” Dergisi tarafından her alanda “kültürü yeniden inşa eden yüz yaratıcı” isim arasında gösterilen bir yazar. Gençliğimizde Sevim Burak okumadan önce bizi uyarırlardı “Bildiğin yazarlara benzemez, okurken dikkatli ol “derlerdi. Edouard Louis de işte bu nesil yazarlardan. Sonra uyarmadı demeyin.