Bakire zihinler II
Geçtiğimiz hafta "bakire zihinler" kavramını masaya yatırmış; dışarıdan gelen enformasyon bombardımanına ve düşünce işgaline karşı zihinsel sınırlarımızı korumanın hayati önemini tartışmıştık.
Kafamızın içindeki o kalabalık seslerin kime ait olduğunu, inançlarımızın ne kadarının bizim kendi üretimimiz olduğunu sorguladık. Bu hafta ise kapıları o gürültülü dış dünyaya tamamen kapatıp içeriye, insanın sahip olduğu o en mahrem alanın tam merkezine bakıyoruz: Zihnimizin iç mimarisine, eşyalarına ve işleyiş düzenine.
Zihnimizin içi, bizim en özel, en dokunulmaz sığınağımızdır. Orayı, sadece bize ait olan, anahtarı başkasında bulunmayan ve kuralları sadece bizim tarafımızdan belirlenen gizli bir ev gibi düşünebilirsiniz. Ancak bu soyut mekan, fiziksel bir evden çok daha özenli, çok daha titiz bir bakımı ve sürekli bir farkındalığı hak eder. Evlerimizin temiz ve düzenli olması, eşyaların yerli yerinde durması hepimizin aşina olduğu, toplumsal olarak da benimsediğimiz sıradan bir normdur. Fiziksel odamızda yerde duran bir çöpü gördüğümüzde rahatsız olur ve hemen alır atarız, masamızın üstü dağıldığında çalışamayacağımızı anlar ve hiç düşünmeden o dağınıklığı toparlarız. Peki, aynı özeni, aynı "hijyen" beklentisini ve temizlik alışkanlığını kendi düşüncelerimize, zihinsel odalarımıza karşı da gösterebiliyor muyuz?
Nedeni basit gibi görünse de aslında bir o kadar karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Çoğu insan zihnini devasa, karanlık bir depo gibi kullanır. Dışarıdan bulduğu, duyduğu, maruz kaldığı her türlü bilgiyi, duyguyu ve yargıyı bu deponun içine rastgele fırlatır atar. Oysa bakire ve otonom bir zihnin en belirgin özelliği, içerideki eşyaların ve düşüncelerin yerini sadece ezbere bilmesi değildir. Asıl ustalık; neyin nerede olduğunu bilmek kadar, onu oraya "neden" koyduğunu da çok iyi bilmektir. Zihninizin raflarına özenle dizdiğiniz o inançlar, değer yargıları ve yaşam tecrübeleri oraya rastgele mi terk edilmiş, yoksa bilinçli bir içsel süzgecin, derin bir felsefi analizin ürünü olarak mı yerleştirilmiş? O tozlu köşede duran inanç gerçekten sizin kendi çıkarımınız mı, yoksa toplumun size miras bıraktığı ağır bir yük mü?
Zihnin içindeki bu bilinçli yerleşim, sadece entelektüel bir tatmin değil, aynı zamanda pratik bir yaşamsal güçtür. Hayatın içinde bir konuyu ele alırken başvurduğumuz düşünceleri çağırma sırası, olayları zihinsel işlemden geçirme hızımız ve karar alma mekanizmamız tamamen bu oluşturduğumuz içsel düzene bağlıdır. Zihninizin hangi çekmecesinde neyi, hangi amaçla sakladığınızı bilmezseniz, doğru zamanda o doğru düşünceye asla ulaşamazsınız. Kriz anlarında mantıklı bir veriyi çağırmak yerine, kaygıyı veya başkalarının size öğrettiği ezberlenmiş panik reaksiyonlarını çağırırsınız. Daha da kötüsü, zihninize kendi koyduğunuzu sandığınız ama aslında dış dünyanın oraya sinsice bıraktığı bir fikri alır, kendi doğrunuzmuş gibi körü körüne savunmaya başlarsınız.
Özgünlüğünü korumuş, kendi fikirlerinin üretim değerini bilen bir zihnin en büyük gücü dogmalarda, sabitlenmiş fikirlerde veya ezbercilikte yatmaz. Bakire bir zihnin cevapları önceden hazırlanmış, paketlenmiş ve rafa konmuş kalıplaşmış klişelerden oluşmaz. Aksine, o zihin; her an karşılaştığı yepyeni bir konuyu derinden kavrayıp, kendi analitik sisteminden geçirerek anında yanıtlayacak kadar hızlı, esnek ve berraktır. Hazır cevaplarla yaşamaz ancak daima, her türlü soruna ve senaryoya karşı zihinsel olarak "hazır" durumdadır.
Bir düşünceyi çağırma sıranız, onu işleme hızınız ve ondan yeni bir fikir üretme kapasiteniz, tamamen bu zihinsel mimarinin eseridir. Eğer zihin odanız temiz ve düzenliyse, çağırdığınız bilgi anında önünüze gelir ve işlem sırası kusursuz bir saat gibi çalışır. İnsanın kendi iç dünyasında kaybolmaması, o zihnin başkaları tarafından işgal edilmesini engellemenin tek yoludur. Kendi zihninizde neyi, nerede ve en önemlisi neden sakladığınızı bilirseniz, o odaya kimse izinsiz giremez.