Başarı hikâyelerinin neredeyse tamamı gizli ya da açık bir "biz" vurgusu taşır. Çünkü biliriz ki, tek başımıza atacağımız adımlar bir yere kadar iz bırakır; zirveye giden yol, şüphesiz ki doğru yol arkadaşlıklarından, yani birliktelikten geçer. Ancak tam bu noktada, altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken büyük bir yanılgı var: Her birliktelik bizi başarıya götürmez.
Hayatta en çok nerede vakit geçiriyoruz? Evimizde mi, ofisimizde mi, yoksa o çok sevdiğimiz kafede mi?
"Değişim..." Ne kadar da kolay dökülüyor dudaklarımızdan değil mi? İki hece, yedi harf; bir çırpıda, pürüzsüzce çıkıveriyor ağzımızdan. Fakat telaffuzundaki bu inanılmaz hafiflik, eyleme geçildiğinde yerini nasıl da devasa, ezici bir ağırlığa bırakıyor. Dilde bu denli ucuz olan bir kavramın, yaşantıda bu kadar pahalı olması hüznümüzün ilk durağı belki de.
Parayı yalnızca banknotlardan ibaret bir mübadele aracı olarak tanımlamak, onun varoluşsal temelini ıskalamaktır.
Her sabah olduğu gibi o sabah da ayakkabılarını giyerken derin bir iç çekti. Eskiden bu ayakkabıları giydiğinde dünyayı fethedeceğinden emin adımlarla çıkardı o kapıdan.
Kıymet bilmek, sonradan öğrenilen bir nezaket kuralı değil; derin bir bilinç sıçramasının, tabiri caizse "feleğin çemberinden" hakkıyla geçmiş olmanın getirdiği bir olgunluk halidir. Hayatın savurmalarından, hayal kırıklıklarından ve sevinçlerinden süzülerek gelen bu insanlar, etraflarına yaydıkları o sessiz, anlayışlı ve güler yüzlü aurayla hemen fark edilirler.
Her gün zihnimizin içinden binlerce düşünce akıp gidiyor. Birçoğumuz bu kesintisiz akışın kontrolünün tamamen kendi elimizde olduğuna, aldığımız kararların saf bir mantık süzgecinden geçtiğine inanmak gibi tatlı bir illüzyonun içinde yaşıyoruz.
Aman efendim, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Güzide kentimizin en kuytu ama en aydınlık köşesinde, kalbin tam üzerine inşa edilmiş olan Renkli Rüyalar Hoteli'mize şeref verdiniz.