Görünmez iplerin iki ucu ve "sözün" ağırlığı
Sadakat, sevgi, dostluk ve hatta o çok rasyonel sandığımız iş birliktelikleri… Hepsini ayakta tutan, gözle görülmeyen ama çelikten çok daha sağlam bir bağ vardır. Biz buna güven diyoruz, samimiyet diyoruz, vefa diyoruz.
Adına ne derseniz deyin, bu görünmez bağın çok temel ve asla esnetilemez bir kuralı vardır: Hiçbir bağ tek taraflı havada asılı kalamaz. Bir ilişkinin –bu ister hayat arkadaşınızla ister en yakın dostunuzla ister iş ortağınızla olsun– sağlıklı şekilde yürümesi için o görünmez ipin iki ucundan da eşit bir kararlılıkla tutulması gerekir. "Ben ne yaparsam yapayım, nasıl davranırsam davranayım o ip kopmaz" şımarıklığının sonu, her zaman hüsrandır. İnsan doğası böyledir; tek taraflı beslenen sevgi yorulur, tek taraflı gösterilen sadakat yıpranır, tek taraflı çabalanan iş birliktelikleri çöker. Kimsenin kimseye tahammülü sonsuz, kredisi limitsiz değildir. Bunu anlamayanların, günün sonunda o kopan ipin kendi ellerinde kalan ucuyla bakakalması kaçınılmazdır.
Peki, bu bağı hem güçlendiren hem de bir anda tuzla buz edebilen o sihirli anahtar nedir? İletişim. Ancak burada altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken bir kelime var: Doğru iletişim.
Günümüzde pek çok kişi "Ben içi dışı bir insanım, aklıma geleni pat diye söylerim, yalan mı söyleyeyim?" diyerek kendi patavatsızlığını dürüstlük kılıfı altında pazarlamaya çalışıyor. Kusura bakmayın ama bu şeffaflık değil, empati yoksunluğudur. Evet, doğru konuşmak, her şeyi olduğu gibi dile getirmek kağıt üzerinde erdemdir. Ancak hayat kağıt üzerinde yaşanmıyor. Söylenen sözün ağırlığını ortamın durumu, zamanlaması ve en önemlisi karşınızdaki kişinin o anki algı seviyesi belirler. Karşınızdakinin o anki psikolojisini, anlama kapasitesini ve ortamın şartlarını hiçe sayarak savurduğunuz "doğrular", birer kurşun gibi hedefini delip geçer. Doğruyu söylemek marifettir ama doğruyu doğru zamanda ve doğru üslupla söylemek bilgeliktir.
Bu noktada akla şu soru da geliyor: Gerçek bilgelik, bilge olduğunu dahi kabul etmeyecek kadar derin bir erdemken, neden etrafımız kendini hayatın sırrını çözmüş gibi satanlarla dolu? Asıl bilgeler, derinliklerini sessizliğin ve tevazunun ardına gizlemek için çabalarlar. Ancak içi boş olanlar, tam tersi bir gayretle kendilerini etrafa oldukça bilge, günümüzün o popüler ve yozlaşmış tabiriyle "kuğul" göstermek için yırtınırlar. Sürekli bir akıl verme, sürekli bir üst perdeden konuşma hali... Fakat ne yaparlarsa yapsınlar nafile. Zira yine eskilerin o muazzam ferasetiyle söylediği gibi; küpün içinde ne varsa, dışına o sızar. Sahte bilgelik zırhı ilk kriz anında çatlar ve o küpten kibrin, sığlığın ve cehaletin suyu sızmaya başlar.
Madem söz küplerden açıldı, bir de fevrilik meselesine değinmek gerek elbette. Anlık öfkeyle parlamanın, esip gürlemenin, "gemileri yakmanın" bugüne kadar kime, ne faydası dokunmuş? Eski toprakların o diğer muazzam tespitiyle; keskin sirke küpüne zarar. Öfkeyle kalkan ziyanla oturur. Haklıyken bağırıp çağırarak, kırıp dökerek haksız duruma düşenlerin sonu, haklılıklarıyla birlikte yalnızlıklarına sarılmaktır.
Toparlayacak olursak; sevginin, sadakatin ve ortaklıkların size sunulmuş birer lütuf değil, karşılıklı emek isteyen birer bahçe olduğunu unutmayın. Sınırları zorlarken, o görünmez bağı gereğinden fazla gererken bir kez daha düşünün. Dilinizin ayarını, aklınızın ve vicdanınızın süzgecinden geçirin. Zira her şey yıkıldıktan sonra "ama ben haklıydım" demek, o enkazı kaldırmaya yetmez.
Sevgiyle, ama her şeyden önce akıl ve izanla kalın.