SON DAKİKA

Üniversite: Bir Kurum mu, bir yanılsama mı?

Mehmet Utku Şentürk Cumartesi 16 Mayıs 2026 02:00

Türkiye'de üniversite üzerine konuşmak, aslında bir hayal kırıklığını konuşmaktır.

Çünkü “üniversite” dediğimiz şey, kâğıt üzerinde hâlâ bilim üreten, özgür düşünen bireyler yetiştiren bir kurum gibi görünse de pratikte çoğu zaman bürokratik bir yapı, yerel bir ekonomik araç ya da siyasi bir uzantı olarak işlev görüyor.

Ali Demirsoy’un 2021 tarihli “Dogma ve Sosyoloji” adlı kitabından “Nasıl Bir Üniversite?” adlı bölümünde yıllara yayılan gözlemlerinden süzülen temel eleştiri de tam burada düğümleniyor: Üniversiteler, kendi yöneticisini seçemeyen, kendi iradesini kuramayan yapılar haline gelmiş durumda. Akademinin en temel ilkesi olan özerklik, yerini atama mekanizmalarına ve güç ilişkilerine bırakmış durumda. Bu, yalnızca yönetsel bir sorun değil; doğrudan bilimin niteliğini belirleyen bir kırılma.

Bugün bir üniversitenin rektörünü kim seçiyor sorusu, aslında “o üniversite kime ait?” sorusunun başka bir versiyonu. Eğer akademi kendi yöneticisini belirleyemiyorsa, o kurumun ürettiği bilginin ne kadar bağımsız olduğu da tartışmalıdır. Nitekim Türkiye’de akademisyenlerin giderek daha temkinli, daha edilgen ve daha “uyumlu” hale gelmesi tesadüf değil.

Ama sorun yalnızca yönetim meselesi değil! Asıl mesele, üniversite kurma anlayışının kendisinde yatıyor. Türkiye’de üniversite açmak çoğu zaman bilimsel bir ihtiyaçtan değil, yerel bir beklentiden doğuyor. Bir şehir üniversite istiyor; çünkü öğrenciler gelecek, esnaf kazanacak, hastane büyüyecek. Bu yaklaşım, üniversiteyi bir düşünce merkezi olmaktan çıkarıp ekonomik bir araç haline getiriyor.

Sonuç? Aynı bölümlerin onlarca şehirde açıldığı, mezunların büyük bölümünün kendi alanında iş bulamadığı bir sistem.

Bu durum yalnızca bireysel hayal kırıklıkları üretmiyor; aynı zamanda toplumsal bir verimsizlik yaratıyor. Çünkü bir ülke, ihtiyacı olmayan alanlarda yüz binlerce mezun verirken, gerçekten ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünü yetiştiremiyor.

Daha da çarpıcı olanı ise şu: Üniversiteler, giderek “öğreten” ama üretmeyen kurumlara dönüşüyor. Oysa modern üniversitenin temelinde araştırma vardır. Eğitim ile araştırmanın kopması, üniversiteyi lise uzantısına çevirir. Türkiye’de birçok üniversitenin fiilen bu noktaya sürüklendiğini görmek zor değil.

Bir başka kronik mesele ise akademik kadrolar.

Liyakat tartışması artık istisnai bir sorun değil, sistemin kendisi haline gelmiş durumda. Akademiye girişten yükselmeye kadar birçok aşamada şeffaflık ve objektiflik sorgulanıyor. Bu da genç akademisyenlerin motivasyonunu kırıyor, nitelikli insanların sistem dışında kalmasına neden oluyor.

Peki çözüm ne?

Belki de önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Türkiye’nin sorunu üniversite sayısının azlığı değil, üniversite fikrinin aşınmış olmasıdır.

Gerçek bir üniversite; bulunduğu şehre ekonomik katkı sağladığı için değil, ürettiği bilgiyle dünyaya katkı sunduğu için değerlidir. Gerçek bir akademisyen; bulunduğu makama nasıl geldiğiyle değil, ne ürettiğiyle ölçülür. Ve gerçek bir öğrenci; sadece diploma almak için değil, düşünmeyi öğrenmek için üniversiteye gider.

Bugün bu üç tanımın da içi büyük ölçüde boşalmış durumda.

Üniversiteyi yeniden düşünmeden, yalnızca yeni kampüsler açarak ya da yeni bölümler kurarak bu krizi aşmak mümkün değil. Çünkü mesele bina değil, zihniyet meselesi.

Ve ne yazık ki Türkiye’de üniversite, tam da bu yüzden bir kurum olmaktan çok, giderek büyüyen bir yanılsamaya dönüşüyor.