Kimyasal bir yanılgı olarak seçimlerimiz ve erdemin sessizliği
Hayat, kelime anlamı itibarıyla ardı ardına dizilmiş seçimler silsilesinden ibarettir. Peki, bu seçimlerin ne kadarını gerçekten bilinçli bir "biz" yapıyoruz? Üzerine titrediğimiz, altını çize çize savunduğumuz ve hayatımızın yönünü belirlediğini düşündüğümüz o kararlar...
Çoğu zaman ne kadar da egosallar, ne kadar da o anın esiri olmuş durumdalar, hiç fark ettiniz mi? Topluma şöyle bir adım geriye çekilip üstten bir bakış attığınızda göreceğiniz manzara şaşırtıcı derecede ortaktır. Gencinden yaşlısına, en yüksek tahsillisinden hayatı sokakta öğrenenine kadar çok geniş bir popülasyonda aynı absürt tiyatro sahnelenir: Dürtüsel isteklerin "özgür irade" ve "mantıklı karar" ambalajına sarılarak sunulması.
İnsan, rasyonel bir varlık olmakla övünür ancak gözlemlerim bana şunu çok net söylüyor: Gerçekte çoğumuz anlık biyolojimizin ve hormonlarımızın sadık birer kölesiyiz. "Kesin kararım" dediğimiz o mühim dönüm noktaları, aslında vücudumuzda aniden yükselen kimyasalların ve egomuzun bizi yönlendirdiği dürtüsel savrulmalardan ibarettir. Karar anında içimizde kopan o biyolojik fırtına, o anlık heyecan ya da öfke, bize kendimizi harika ve yenilmez hissettirir. O saniyelerde dünyanın en doğru hamlesini yaptığımıza adımız gibi eminizdir. Bedenimiz, bizi o anlık hazza veya kurgusal zafere ulaştırmak için adeta mantığımızı uyuşturmuştur. Oysa ki tecrübe ettiğimiz şey aklın değil, geçici bir kimyasal sarhoşluğun illüzyonudur.
Halbuki reçete basittir ama uygulaması insan egosu için bir o kadar zordur: Beklemek. Oldukça sakin kalmalı, derin bir nefes almalı ve o muazzam bedenimizin salgıladığı coşkulu kimyasalların kanımızdan usulca çekilmesini beklemeliyiz. Bu hormonların seviyesinin en azından makul bir eşiğin altına inmesine izin vermek şarttır. Çünkü bizi o çok aradığımız, o çok ihtiyaç duyduğumuz "aklıselim" limanına ulaştıracak olan tek gemi, sükûnetin ta kendisidir. Fırtına dinmeden rotayı çizerseniz, kayalıklara çarpmanız kaçınılmazdır.
Peki, bu sükûneti sağlayamamanın, o kimyasal coşkuya yenik düşmenin bedeli nedir? Aslında bu bedel, yarın başımıza gelecek olan her şeyin bizzat kendisidir. Kararlar, gelecekteki yaşamımızın sessiz habercileridir. Gün gelir, zaman geçer ve o anlık sarhoşlukla verdiğimiz kararın faturası önümüze konur. İşte tam o an, insan doğasının o en aciz, en şikayetçi yanı devreye girer: "Ben bunu neden yaşıyorum? Bu neden benim başıma geldi?"
Oysa kozmik bir haksızlığa uğramadınız. Cevap, geçmişin sisli sayfalarında; taa o zamanda, bedeninizin salgıladığı o müthiş kimyasalların etkisi altında kendinizi harika hissederek verdiğiniz "o" kararda gizlidir. Tohumu kendi elleriyle ekenin, filizlenen yabani otlara şaşırmaya hakkı var mıdır?
İşte tam bu noktada insan olmanın en ağır sınavı, yani erdem devreye giriyor. Madem ki o kararı bir anlık dürtüyle, egonuzun fısıltısıyla ve biyolojinizin coşkusuyla kendi kendinize aldınız; şimdi karşınıza çıkan o kaçınılmaz tabloyu da ahlanıp vahlanmadan, kadere veya başkalarına suç bulmadan yaşamak zorundasınız.
Kendi ektiğini sessizce biçebilme, kendi yanlışının faturasını başkasına ciro etmeden ödeyebilme cesaretidir erdem. Kimyasalların coşkusuyla yapılan dürtüsel seçimlerin ardından, sükûnetle ve vakarla bedel ödemeyi bilmek, büyümenin ve gerçek anlamda insan olmanın ta kendisidir.