Bir şarkı açın, beyniniz size teşekkür etsin
Hayatın en güçlü ilaçlarından bazıları reçeteyle satılmaz. Bir şarkı gibi...
Sabah hazırlanırken, trafikte beklerken, mutfakta yemek yaparken ya da günün yorgunluğunu koltuğa bıraktığımız akşamlarda elimiz çoğu zaman farkında olmadan telefona ya da radyoya uzanır. Kimi zaman çocukluğumuzdan kalan bir türkü, kimi zaman eski bir kasetin sıcaklığını taşıyan nostaljik bir şarkı, kimi zaman da yeni keşfettiğimiz bir melodi...
Meğer bu küçük alışkanlık yalnızca ruhumuza değil, beynimize de iyi geliyormuş.
Monash Üniversitesi'nin 10 bin 800'den fazla kişinin verilerini inceleyerek gerçekleştirdiği kapsamlı araştırma, müziğin yaşlanan beyin üzerinde düşündüğümüzden çok daha güçlü bir etkiye sahip olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre 70 yaşından sonra düzenli olarak müzik dinleyen kişilerde demans görülme riski yüzde 39 daha düşük. Bir müzik aleti çalanlarda ise bilişsel sağlığı koruyucu etkinin daha da belirgin olduğu görülüyor.
Bu rakamlar yalnızca istatistikten ibaret değil.
Aslında hepimize verilen sessiz ama güçlü bir mesaj.
Yıllardır uzmanlardan aynı tavsiyeleri dinliyoruz: Bol yürüyün, kitap okuyun, bulmaca çözün, zihninizi çalıştırın... Elbette bunların hepsi çok değerli. Ancak görünen o ki beynimizi dinç tutmanın yollarından biri de kulağımıza dokunan melodilerden geçiyor.
Üstelik bunun için konser salonlarının müdavimi olmanız ya da profesyonel bir müzisyen olmanız gerekmiyor.
Sevdiğiniz bir şarkıyı açmanız...
Yıllardır dinlemediğiniz eski plakları yeniden çevirmeye başlamanız...
Belki de köşede unutulmuş gitarın ya da bağlamanın tozunu silmeniz...
Bazen küçük bir alışkanlık, büyük bir yatırım olabilir.
Bilim insanları Emma Jaffa ve Prof. Joanne Ryan, müziğin yalnızca demans riskinin azalmasıyla ilişkilendirilmediğini; hafızayı güçlendirdiğini, dikkat ve diğer bilişsel işlevleri de desteklediğini belirtiyor.
Belki de bu yüzden bazı şarkılar bizi tek bir notayla yıllar öncesine götürüyor.
İlk aşkımıza...
Çocukluğumuzun sokağına...
Bir yaz akşamına...
Artık aramızda olmayan sevdiklerimizin gülüşüne...
Çünkü müzik, beynimizin hafızayı sakladığı en güçlü kapıları sessizce aralayabiliyor.
Bugün tıp insan ömrünü uzatıyor.
Ama asıl mesele yalnızca daha uzun yaşamak değil; o yılları unutmadan, hatırlayarak, üreterek ve sevdiklerimizi tanımaya devam ederek yaşayabilmek.
Belki de bunun yolu, sandığımız kadar karmaşık değil.
Belki de beynimizi korumanın reçetesi, her gün birkaç dakikalığına hayatın sesini kısmak ve sevdiğimiz bir şarkının sesini açmaktan geçiyor.
O yüzden bugün kendinize küçük bir iyilik yapın.
Sevdiğiniz bir şarkıyı açın.
Mırıldanın...
Belki dans edin...
Belki de uzun zamandır elinize almadığınız o enstrümanı yeniden kucağınıza alın.
Kim bilir...
Belki de beyniniz, size yıllar sonra bunun için teşekkür edecektir.
Her düşündüğüm şeye inanmak zorunda değilim.!!!
İnsan, en çok kendi zihnine yeniliyor galiba.
Düşünün... Gün içinde on kişi size güzel bir söz söylüyor. Emek verdiğiniz bir iş takdir görüyor, sevdiğiniz biri gülümsüyor, hayat size küçük de olsa birkaç armağan bırakıyor. Sonra biri çıkıp tek bir cümle kuruyor. Belki biraz sert, belki biraz kırıcı...
Ve nedense akşam yatağa uzandığınızda aklınızda kalan o tek cümle oluyor.
Uzun zaman bunu karakter meselesi sandım. "Demek ki ben fazla düşünüyorum" dedim. Oysa mesele, kişiliğimizden çok daha eski bir hikâyeye dayanıyormuş.
Bilim insanlarının olumsuzluk önyargısı dediği şey tam da bu. Beynimiz, binlerce yıl önce hayatta kalabilmek için tehlikeyi ödülden daha önemli görmeyi öğrenmiş. Çünkü güzel bir manzarayı kaçırmanın bedeli yoktu ama yaklaşan bir yırtıcıyı fark etmemek hayatın sonu olabilirdi.
Beyin de doğal olarak korkuyu, tehdidi ve hatayı hafızasının en görünür yerine yerleştirdi.
Ne var ki zaman değişti, biz değiştik; beynimizin bazı alışkanlıkları ise pek değişmedi.
Bugün artık ormanda yaşamıyoruz. Fakat zihnimiz hâlâ aynı alarm sistemiyle çalışıyor. Patronun kısa bir eleştirisini, sosyal medyada yapılan olumsuz bir yorumu ya da bir arkadaşın soğuk tavrını, sanki gerçek bir tehlikeymiş gibi büyütebiliyor.
İşin garibi, çoğu zaman bizi üzen olayın kendisi değil; beynimizin onu defalarca önümüze getirip yeniden oynatması oluyor.
Belki de bu yüzden bazen hayat olduğundan daha karanlık görünüyor.
Ama insanı umutlandıran başka bir gerçek daha var.
Beyin, taş üzerine kazınmış bir yazı değil. Öğreniyor, değişiyor, yeni yollar oluşturuyor. Bilim buna nöroplastisite diyor. Yani her gün tekrar ettiğimiz düşünceler, zamanla zihnimizin alışkanlıklarına dönüşüyor.
Bir fincan kahvenin kokusunu gerçekten hissederek içmek...
Gün bitmeden önce şükredecek üç küçük şey bulmak...
Sevdiğimiz bir anı hemen geçip gitmesine izin vermeden birkaç saniye daha içinde kalabilmek...
Belki bunlar dünyayı değiştirmiyor. Ama dünyaya baktığımız pencereyi yavaş yavaş değiştiriyor.
Sanırım mesele, beynimizle savaşmak değil; onun bizi neden böyle yönlendirdiğini anlamak.
Çünkü bazen zihnimizin anlattığı hikâye, hayatın gerçeği değildir. Sadece çok eski zamanlardan kalmış bir hayatta kalma refleksidir.
Belki de kendimize söylememiz gereken en değerli cümle şu:
"Her düşündüğüm şeye inanmak zorunda değilim."
İşte o an, zihnimiz bizi yönetmeyi biraz bırakıyor; biz onu anlamaya başlıyoruz. Ve belki de gerçek özgürlük, tam orada başlıyor.
Sağlıkla kalın, haftaya pazar görüşmek üzere…