Kiminle takılıyorsan, biraz da O'sun
Eskiden annelerimiz "O çocukla çok gezme, sana da huyu geçer." derdi. Biz de içimizden "Anne ya, olur mu öyle şey?" diye geçirirdik. Meğer anneler, farkında olmadan nörobilim konuşuyormuş.
ABD'deki Northwestern Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, birlikte vakit geçiren insanların beyinleri zamanla birbirine benzemeye başlıyormuş. Aynı filmleri izleyen, aynı kitapları okuyan, aynı sohbetleri eden insanlar sadece ortak anılar biriktirmiyor; düşünme biçimleri, duyguları yorumlayışları ve hatta beyin aktiviteleri bile belirli ölçüde uyum göstermeye başlıyor.
Şimdi dönüp çevreme bakıyorum da... Bir arkadaş grubunda herkes aynı anda aynı espriye gülüyor, aynı kelimeleri kullanıyor, aynı dizileri öneriyor. Meğer mesele tesadüf değilmiş. Beyinler "Biz ekip olduk." diye kendi aralarında anlaşma imzalıyormuş.
Tabii bu, iki arkadaşın kafasının içine aynı işlemci takıldığı anlamına gelmiyor. Kimse sabah kalkıp "Bugün beynim Ahmet sürümüne güncellendi." demiyor. Ama birlikte geçirilen zamanın insanı şekillendirdiği gerçeği, bilim tarafından da destekleniyor.
Düşünün... Sürekli şikâyet eden biriyle vakit geçiriyorsanız, bir süre sonra siz de havanın neden kapalı olduğundan, çayın neden çabuk soğuduğundan yakınmaya başlayabilirsiniz. Öte yandan merak eden, üreten, okuyan, gülen insanlarla birlikteyseniz, onların enerjisinden payınızı almanız da oldukça doğal.
Araştırmayı yapan uzmanların vardığı sonuç ise aslında hepimize küçük ama önemli bir hatırlatma yapıyor: Hayatta vereceğimiz en önemli kararlardan biri, zamanımızı kiminle geçireceğimizdir.
Demek ki mesele sadece "Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim." değilmiş. Bilim buna bir madde daha ekliyor: "Arkadaşını söyle, beyninin nereye doğru evrildiğini de söyleyeyim."
O yüzden çevrenize bir bakın. Çünkü fark etmeden en çok vakit geçirdiğiniz insanlar, yalnızca günlerinizi değil, düşüncelerinizi de şekillendiriyor olabilir. Ve galiba anneler bir konuda daha haklıymış.
Ölümün geri sayımını durduran cihaz
Her organın bir zamanı vardır deriz. Kalp saatlerle, böbrek günlerle yarışır. Göz ise şimdiye kadar en kırılgan organlardan biri olarak kabul ediliyordu. Ölümün ardından geçen her dakika, görme ihtimalini biraz daha uzaklaştırıyordu. Ancak bilim, bu ezberi değiştirmeye hazırlanıyor.
Pia Cosma ve Barcelona Genomik Düzenleme Merkezi araştırmacılarının geliştirdiği ECaBox adlı yapay perfüzyon sistemi, yalnızca bir laboratuvar cihazı değil; organ nakli anlayışını kökten değiştirebilecek bir teknoloji olarak öne çıkıyor. Sistem, ölü donörden alınan göz küresine oksijen ve besin açısından zengin bir sıvı dolaştırarak dokuların canlı kalmasını sağlıyor. Başka bir ifadeyle, ölümün ardından başlayan biyolojik geri sayımı yavaşlatıyor.
Bugüne kadar oda sıcaklığında ya da soğukta muhafaza edilen gözler yaklaşık 24 saat içinde hızla işlevini kaybediyordu. ECaBox'ta korunan domuz gözleri ise yalnızca yapısal bütünlüğünü muhafaza etmekle kalmadı; ışığa yeniden tepki vermeye başladı. Araştırmacılar, bu gözlerin 10 saatten uzun süre ışık sinyallerini iletebildiğini gösterdi.
Elbette burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor. Işığa tepki veren bir göz, yeniden gören bir insan anlamına gelmiyor. Görme; retina, görme siniri ve beynin birlikte çalıştığı son derece karmaşık bir süreç. Ancak organın canlılığını koruyabilmek ve temel işlevlerini yeniden başlatabilmek, bu uzun yolculuğun en kritik adımlarından biri olabilir.
Asıl heyecan verici olan ise bu teknolojinin geleceğe açtığı kapı. Bugün göz nakilleri büyük ölçüde kornea ile sınırlıyken, ECaBox gibi sistemler bir gün tam göz naklini mümkün kılabilir. Donör gözlerinin daha uzun süre sağlıklı biçimde korunabilmesi, nakil planlamasını kolaylaştırabilir ve bugüne kadar imkânsız görülen cerrahi girişimlere fırsat tanıyabilir.
Bilim bazen büyük sıçramalarla değil, küçük ama kritik adımlarla ilerler. Belki de bugün laboratuvarda ışığa yeniden tepki veren bir göz, yarının milyonlarca görme engelli insanına umut olacak gelişmelerin ilk habercisidir. Şimdilik kesin olan tek şey, göz bağışında zamanın mutlak belirleyici olduğu yönündeki anlayışın artık yeniden sorgulanmaya başladığıdır.
Yaz tatilinde Psikososyal destek önem taşıyor
Kanser tedavisi gören çocuklar için yaz tatili çoğu zaman tedavi programına göre şekillense de uzmanlar, çocukların yaşamının yalnızca hastalıkla sınırlanmaması gerektiğini vurguluyor. KAÇUV Psikoloji ve Sosyal Hizmet Birimi'ne göre oyun oynamak, arkadaşlarla iletişim kurmak, ilgi alanlarını sürdürmek ve günlük yaşamda küçük de olsa seçimler yapabilmek çocukların psikolojik iyi oluşunu destekliyor.
Yaz dönemi planlarının çocuğun sağlık durumu, enerji seviyesi ve yaşına uygun şekilde hazırlanması öneriliyor. Evde kalınan dönemlerde kitap okuma, resim, masa oyunları ve yaratıcı etkinlikler; sağlık koşulları uygun olduğunda ise açık hava etkinlikleri ve akranlarla zaman geçirmek çocukların sosyal ve duygusal gelişimine katkı sağlıyor.
Uzmanlar, bakım verenlerin çocuklarla geçirilen zamanın niteliğine odaklanmasının önemine dikkat çekerek, kanser tedavisinde fiziksel sağlığın yanı sıra duygusal ve sosyal ihtiyaçların da bütüncül bir yaklaşımla desteklenmesi gerektiğini belirtiyor.
Sağlıkla kalın, haftaya pazar görüşmek üzere…