Değer Terazisi ve İnsanın Gerçek Kumaşı
Her insan yaratılış gereği, sırf var olduğu, bu evrende bir nefes aldığı için biricik ve eşsiz bir değere sahiptir.
Bu, unvanlardan, banka hesaplarından ya da başkalarının alkışından bağımsız, tartışmaya kapalı evrensel bir gerçektir. Ancak insanın kendi içindeki o en büyük trajedisi, genellikle bu değeri bir türlü idrak edememesinde yatar. Kendi özgül ağırlığını, kendi ruhunun çapını henüz anlayamamış bir zihin; kendini konumlandırdığı yeri anlamsızca basitleştirir. Layık olduğundan çok daha aşağılara kök salmaya, başkalarının standartlarına göre küçülmeye çalışır. Günün sonunda ise en büyük hüznü, en ağır yıkımı yine kendi elleriyle, kendini değersizleştirerek kendine yaşatır.
Peki, insanın içindeki o saklı özü, karakterinin gerçek rengini, o meşhur "kumaşının kalitesini" nasıl anlarız?
Bir insanı okumanın en kestirme ve laboratuvar hassasiyetindeki yolu, onu dünyevi etiketlerinden sıyırmaktır. Herhangi birini unvanından, yetkisinden, sorumluluklarından, ırkından, kökeninden, tahsilinden ve alışkanlıklarından soyutlayın. Tüm bu kabukları bir kenara bırakın. Sonra o kişiye, belki de hayatta kendi ebeveynlerinin bile vermediği kadar büyük, hesapsız ve koşulsuz bir değer verin. Onu bir anda hiç alışık olmadığı bir sevgi, ilgi, önem ve güç halesinin içine yerleştirin.
İşte tam bu noktada o sessiz sınav sonuç verir. Hazmedilmeyen değer, zayıf karakteri hızla zehirler. Kişide aniden beliren o hal ve tutum değişimi, kibre dönüşen o çiğ şımarıklık durumu, aslında o güne kadar şartlar gereği ustaca gizlenmiş olan asıl kimliğin dışa vurumudur. Çünkü sahte bir tevazu, gereğinden fazla değer gördüğünde çabucak küstahlığa evrilir. Gerçek değerini içselleştirememiş kişi, dışarıdan gelen bu yoğun itibar karşısında sarhoş olur.
Bu derin insanlık sınavı, iş hayatının o sert, rekabetçi ve köşeli koridorlarında da birebir karşılık bulur. Bazen bir yönetici, bir üst, astına gereğinden fazla, alışılmışın dışında bir alan açar; onu tabiri caizse "şımartır". Çoğu kişi bunu yöneticinin bir zafiyeti, yönetimsel bir körlük sanır. Oysa stratejik düşünen zeki bir lider için bu, ekibindeki insanın kumaşını test etme yöntemidir. Aşırı değer ve esneklik karşısında kişi şımarıyor, sınırlarını aşıyor ve saygıyı kaybediyorsa, o test başarıyla sonuçlanmış demektir; kişinin o koltuğa, o projelere veya o güvene layık olmadığı, kapasitesinin o ağırlığı kaldıramadığı net bir şekilde ispatlanmıştır.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardır ki, insan doğasının çok daha karanlık, çok daha izahı zor sularında gezinmemizi gerektirir. Bazen denklem tam tersine işler. Ast, üstünün yerine düşünür. Onun vizyonunun yetmediği, ufkunun dar kaldığı yerleri büyük bir çabayla inşa eder. Üstüne, hayatı boyunca belki de hayal edip de tadamadığı başarıları, çözümleri ve zaferleri altın tepside sunar.
Fakat bu olağanüstü katma değerin karşılığı, beklenenin aksine derin bir vefasızlık olur. Üstünüz, sizin o ilmek ilmek yarattığınız görkemli başarının tam üstüne yatar. Sanki o fikirleri hiç siz üretmemişsiniz, o yükü hiç siz omuzlamamışsınız gibi sizi bir anda "yokmuşsunuz" gibi hissettirir. En ufak bir krizde ya da kendi menfaati söz konusu olduğunda emeğinizi hiç ederek sizi gözünü kırpmadan satar.
Peki, bu duruma ne denir? İnsan lügatte bunu tanımlayacak doğru kelimeyi bulmakta gerçekten zorlanıyor. Bunun adı sadece nankörlük, hırs veya ego mudur? Bence hayır. Bunun tam karşılığı, "kendi kifayetsizliğiyle yüzleşme paniği"dir. Sizin oradaki yüksek çabanız ve başarınız, onun eksikliğinin, yetersizliğinin canlı bir şahididir. Ve o, kendi zayıflığını, kendi sahte imajını koruyabilmek için, o şahidi yani sizi yok saymak, görünmez kılmak zorundadır. Bu, insanın kumaşındaki defonun en çirkin, en aciz halidir.
Günün sonunda "değer" dediğimiz kavram, dışarıdan zerk edilen geçici bir statü değil, içeriden dışarıya yayılan sarsılmaz bir duruştur. Başkalarının size yüklediği fazla değerle şımarıyorsanız, kendi özünüzde onarılmaz bir boşluk var demektir. Başkalarının çabasına ve emeğine çökerek değerinize değer katmaya çalışıyorsanız, vicdanen zaten çoktan iflas etmişsiniz demektir.
Gerçek güç; ne size sunulan hesapsız değerle şımarıp kendinizi kaybetmek, ne de emeğinizin çalındığı o vefasızlık anlarında kendi öz değerinizden bir an bile şüphe etmektir. Kendi özgül ağırlığını bilen, terazisini başkalarının dilinde değil kendi vicdanında kuran insan, dışarıdan esen hiçbir rüzgarla sarsılmaz. Kumaşınız sağlamsa, ne fazla değer onu eskitir, ne de başkalarının nankörlüğü onu yırtabilir.