Biriken anılardan sağ çıkanlar
Adı üstünde "anı"... Geçmişte kalmış, yaşanmış ve bitmiş gibi görünse de aslında zihnimizde yaşamaya devam eden, zamanın içinden süzülüp gelen parçacıklar. Ancak benim "anı" dediğim ile sizin "anı" dediğiniz şey asla aynı olmayabilir. Çünkü anı dediğimiz kavram, herkesin kendi dünyasında farklı bir yankı bulur.
İnsan, doğası gereği anılarını biriktirir. Tıpkı bir fotoğraf albümü oluşturur gibi özenle seçer onları. Hep en güzel, en anlatılabilir, en keyifli olanlar vitrine konur. Fotoğraf çektirirken nasıl en iyi açımızı, en içten gülüşümüzü yakalamaya çalışıyorsak, geçmişte bıraktıklarımızın da hep en güzel yanını kadraja almak isteriz. Dost meclislerinde anlatılacak, dudaklarda tebessüm bırakacak hatıralar başköşeye yerleşir.
Ancak aynı durum, yaşanan olayların bizzat kendisi için de geçerlidir. Hayat akıp giderken sayısız olay yaşanır. Günün sonunda kimine bakıp "Ne güzel anılar biriktirdim" deriz, kimine bakıp "Ben neler yaşadım, ne fırtınalar atlattım" diyerek iç çekeriz. Peki, zihnimiz bu ayrımı yaparken neye dayanır? Zihnimiz geçmişi süzerken sadece iyi olanları seçerek pozitif ayrımcılık mı yapar, yoksa acıyı hafifletmek için otomatik olarak kısıtlayıcı bir role mi bürünür? Bizi zorlayan deneyimleri kilitli bir sandığa kaldırmak, belki de aklın en temel savunma mekanizmasıdır.
Fakat herkes için durum bu kadar pürüzsüz işlemez. Bazısı yaşadığı en sarsıcı olayları bile unutur, belleğinin derinliklerinde kaybederken; kimi de o anılarla yürür, onunla yemeğe oturur, onunla yatağa girer ama bir türlü uyuyamaz. Gecenin sessizliğinde o anı, tüm ağırlığıyla göğsüne çöker. Bunun temeldeki sebebi, yaşananların insanın ruhunda bıraktığı izdir. Bir olay temelimizi ne kadar sarsmışsa, bıraktığı duygunun gücü ne kadar kuvvetliyse, unutma ihtiyacı veya unutma yetisi de o kadar azalır. O anı, artık geçmişte kalmış bir hikaye değil, bugünün tam da merkezine yerleşmiş bir gerçektir.
İşte tam bu noktada, biriken anılardan sağ çıkanların birlikteliği başlar. Öğrenmek, büyümek ve gelişmek isteyen kişiler için bu yüzleşme süreçleri evet, fazlasıyla acı çektiricidir. Kabuk bağlamış yaraları tekrar kanatmak, geçmişin gölgeleriyle masaya oturmak cesaret ister. Fakat bu süreç bitip de o ateş çemberinden geçildiğinde, ortaya çıkan karakter eskisinden çok daha kuvvetli olur. Acı, bir demirci ustası gibi ruhu döverek çelikleştirir. Bu insanlar birbirlerini kalabalıklarda bile tanırlar; sessiz ama yıkılmaz bir ortaklıkları vardır.
Bu durum, hayatta bazı insanların neden gerçekten başarılı olduğunu, neden diğerlerinden ayrıştığını çok net bir şekilde açıklar. Anılarından, acılarından ve geçmişinden sağ çıkarak güçlenen bu insanlar, var olmak için dışarıdan bir onaya veya desteğe ihtiyaç duymazlar. Onların başarısı, ne bir makam koltuğuna sıkı sıkıya tutunmaktan gelir ne de güçlü birinin yanında gölge gibi gezerek var olmaktan. Onlar, rüzgar ne kadar sert eserse essin kendi kökleri üzerinde durmayı öğrenmişlerdir.
Başkalarının ışığında parlamak yerine, kendi karanlıklarından kendi ışıklarını yaratmışlardır. Adeta her biri, kendisinin gölgesi olmuştur. Bir başkasına sığınmaya gerek duymadan, kendi gölgesinde serinlemeyi, kendi varlığıyla yetinip ondan güç almayı bilen bu insanlar, hayatın en gerçek galipleridir. Onların biriktirdiği anılar, sadece anlatılmak için değil; yaşamak, anlamak ve tek başına dimdik ayakta kalmak içindir.