Küreselleşme ölmedi; neyi değiştirdi?
Bence, dünya artık tek bir pazar değil; birbirine mesafeli ama birbirine bağımlı ekonomilerin oluşturduğu kırılgan bir ağdır.
Yaklaşık otuz yıl boyunca bize aynı hikâye anlattılar. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla ideolojilerin yerini piyasaların aldığı, sınırların ekonomik anlamını yitirdiği ve sermayenin önünde artık hiçbir engelin kalmadığı söylendi. Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi yalnızca siyaseti değil, ekonomiyi de derinden etkiledi. Küreselleşme, kaçınılmaz ve geri döndürülemez bir süreç olarak kabul edildi.
Bugün ise, aynı dünyanın bambaşka bir manzarayla karşı karşıya olduğunu görüyoruz.
Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki teknoloji rekabeti, yarı iletken çipler üzerindeki mücadele, enerji koridorlarının yeniden şekillenmesi, kritik mineraller için verilen sessiz savaşlar ve yapay zekâ yatırımları, bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Küreselleşme sona ermedi. Sadece pasaportunu değiştirdi.
Eskiden şirketler, üretim tesislerini en düşük maliyetin bulunduğu ülkelere taşıyordu. Bugün ise aynı şirketler, fabrikalarını siyasi açıdan en güvenilir ortakların bulunduğu coğrafyalara kuruyor. Birkaç yıl öncesine kadar ekonomi literatüründe neredeyse hiç kullanılmayan "friend-shoring", "near-shoring" ve "de-risking" gibi kavramlar artık uluslararası ticaretin yeni sözlüğünü oluşturuyor. Dünya küçülmeye devam ediyor; ancak güven, maliyetin önüne geçmiş durumda.
Bu dönüşümü yalnızca pandemiyle açıklamak eksik olur. COVID-19, zaten birikmekte olan kırılganlıkları görünür kıldı. Asıl değişim, küreselleşmenin kendi başarısının yarattığı paradokstan kaynaklandı. Verimlilik uğruna üretim zincirleri o kadar karmaşık hâlde ki, dünyanın herhangi bir limanındaki aksama binlerce kilometre ötede üretim bantlarını durdurabilir hâle geldi. Bir mikroçip eksikliği otomotiv fabrikalarını susturdu; bir konteyner krizi rafları boşalttı; tek bir doğal gaz hattındaki kesinti, milyonlarca insanın enerji faturalarını değiştirdi.
Uzun yıllar boyunca ekonomi kitapları, piyasaların kaynakları en verimli biçimde dağıtacağını anlattı. Haklıydılar; ancak eksik bir varsayımla hareket ediyorlardı. Çünkü verimlilik, her zaman dayanıklılık anlamına gelmiyordu. Bugün şirketlerin yönetim kurullarında konuşulan ilk soru "En ucuz nerede üretiriz?" değil; "En güvenli nerede üretiriz?" sorusudur. Küresel ekonominin yönünü değiştiren zihniyet dönüşümü tam da burada başlıyor.
Bu yeni dönemi anlamak için yalnızca iktisada bakmak yetmez; tarihe de dönmek gerekir. Fernand Braudel, ekonomik düzenlerin birkaç yıllık dalgalarla değil, yüzyılları aşan uzun dönemlerle şekillendiğini söyler. Karl Polanyi ise piyasaların hiçbir zaman toplumdan bağımsız işlemediğini, her büyük ekonomik genişlemenin ardından toplumsal ve siyasal bir dengeleme hareketinin geldiğini hatırlatır. Küreselleşme kendi sınırlarına ulaşmış; devlet ise ekonomide yeniden görünür bir aktör hâline gelmiştir.
Bugün Washington'dan Brüksel'e, Pekin'den Yeni Delhi'ye kadar farklı siyasal sistemler, şaşırtıcı biçimde benzer bir ekonomik refleks gösteriyor: Stratejik sektörleri korumak. Yarı iletkenler, yapay zekâ, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji ve enerji depolama sistemleri artık yalnızca ekonomik yatırım alanları değil; ulusal egemenliğin temel unsurları olarak görülüyor.
Belki de asıl değişim, sermayenin tanımında yaşanıyor. Sanayi Devrimi'nin sermayesi kömürdü; XX. yüzyılın sermayesi petroldü. XXI. yüzyılın sermayesi ise veri, algoritma ve insan zihni. Bugün dünyanın en değerli şirketlerinin önemli bir bölümünün yeraltından hiçbir şey çıkarmıyor olması tesadüf değildir. Onlar maden değil, bilgi işliyor.
Ancak bu yeni düzenin karanlık tarafı da var. Teknoloji devlerinin büyüyen etkisi, verinin mülkiyeti, yapay zekânın emek piyasasını nasıl dönüştüreceği ve dijital eşitsizlikler, önümüzdeki yılların en önemli tartışma başlıkları olacak. Ekonomik güç, giderek fiziksel varlıklardan dijital ekosistemlere kayıyor. Bu durum yalnızca şirketleri değil, demokrasileri de yeniden düşünmeye zorluyor.
Belki de en büyük yanılgımız, küreselleşmeyi bir dönem olarak görmemizdi. Oysa küreselleşme bir hedef değil, sürekli biçim değiştiren tarihsel bir süreçtir. Deniz yolları değişir, ticaret rotaları değişir, para birimleri değişir, teknoloji değişir; fakat insanlığın birbirine bağımlılığı değişmez. Değişen, bu bağımlılığın kurallarıdır.
Bu nedenle bugün tanık olduğumuz gelişmeleri "küreselleşmenin sonu" olarak okumak yerine, "küreselleşmenin ikinci evresi" olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Birinci evrenin temel ilkesi maliyetti. İkinci evrenin temel ilkesi ise güven, teknoloji ve stratejik dayanıklılık olacak.
Tarih bize şunu öğretiyor: Büyük dönüşümler, gürültüyle başlamaz; sessizce yön değiştirir. Bugün yaşadığımız tam da budur. Küreselleşme ölmedi. Sadece yeni bir vatandaşlık aldı. Ve o yeni pasaportun üzerinde artık tek bir kelime yazıyor:
Güven.