SON DAKİKA

Sadece kendine nefes alanlar kulübü

Selçuk Akmaz - sselcukakmaz@gmail.com Perşembe 13 Ağustos 2026 02:00

Sevgili okurlar, bu haftaki köşemizde gelin, aynayı şöyle bir usulca kendimize çevirelim.

Zaman su gibi akıp giderken, takvim yaprakları hızla eksilirken; niyetlerimizi, iç dünyamızın o gizli odalarını ve davranışlarımızın altındaki asıl sebepleri derinlemesine sorgulama vaktinin çoktan geldiğini, hatta geçmekte olduğunu fısıldıyor hayat. Toplum olarak dilimize doladığımız o meşhur “sağduyu” meselesi var ya… Hah, işte tam da onu, sadece kriz anlarında sığınılacak geçici bir liman ya da sırf kendi gemimizi kurtarmak için kullandığımız bir can simidi olmaktan acilen çıkarmalıyız. Sağduyu dediğimiz o değerli erdem, tıpkı doğanın kendi kusursuz işleyişi gibi içselleştirilmeli; karakterimizin organik bir parçası, deyim yerindeyse bizzat kendi doğamız olmalıdır. İnsan, aynaya baktığında kendi yeteneklerine ve özelliklerine aynen doğanın o cömert, filtresiz ve kibirsiz penceresinden bakabilme olgunluğunu göstermelidir.

Meseleyi zihnimizde biraz daha somutlaştıralım, canlandırırken de hafiften eğlenelim. Düşünün ki, doğanın o devasa tiyatro sahnesinde küçük, oldukça bencil ve kibirli bir bitki rol alıyor. Çıkmış sahnenin tam ortasına ve gayet kaba bir tavırla şunları söylüyor:

"Kardeşim, benim binbir zahmetle ürettiğim oksijen ancak ve ancak bana yeter! Dünyaya zerre kadar nefes vermem, hepsini tamamen kendi içimde tutacağım!"

Şimdi bu son derece komik ve absürt çıkışa karşılık, ekosistemin diğer ucundan başka bir bitki, diyelim ki gururlu ve yaşlı bir çınar ağacı da ona şiddetle ihtiyacı olan azotu veya karbonu vermeyi kesin bir dille reddediyor. "Sen bana kendi oksijenini koklatmazsan, ben de sana toprağın o güzelim minerallerini zırnık koklatmam!" diyor. E, ne oldu şimdi? O kusursuz alma-verme dengesi, o milyonlarca yıllık evrensel terazi bir anda yerle bir olmadı mı? Böyle bir tabloda adaletten, haktan ve hukuktan bahsetmek; yalnızca dudakların arasından çıkan, boşlukta çaresizce yankılanan ve hiçbir anlamı olmayan kuru bir sesten öteye gidebilir mi? Elbette gidemez. Doğa, böylesi saçma bir bencilliği anında dışlar, sisteminde asla barındırmaz.

Peki, doğa ana bu kadar net ve adil kurallarla işlerken, bunun güya en gelişmiş canlı türü olan insanda hiçbir karşılığı yok mu? Hadi canım, hiç olur mu öyle şey! İnsan dediğin; o müthiş zekasıyla etraflıca düşünen, evrenin sırlarını çözen, her zaman hak ve hukuku gözeten, terazisini her şartta adaletle tartan bir varlıktır(!). Değil mi? Oysa insanın gerçek hamurunda, tıpkı o elindeki oksijeni paylaştıkça çoğaltan doğa gibi, etrafına karşılıksız fayda sağlamak yatar. İnsan, sadece kendi egosunu besleyen, yalnızca kendi çıkarının etrafında pervane olan bir canlıya dönüştüğünde, tıpkı o kendi oksijeninde boğulan hayali bitki gibi derin bir ruhsal boğulma yaşar. Kendi kibrinin içinde havasız kalır.

Bizim asıl doğamız; sabah evden çıkarken kapıda karşılaştığımız komşumuza, sokağı süpüren temizlik işçisine, fırından sıcak ekmek aldığımız esnafa verdiğimiz o içten, sıcacık selamda gizlidir. O selam, bizim ekosistemimizin can suyu, ruhumuzun dışarıya cömertçe saldığı oksijendir. Karşımızdakine sadece insan olduğu için nazik davranmak, hakkını titizlikle gözetmek bizim mecburi bir yükümüz değil, varoluşumuzun en zarif gerekliliğidir. Çünkü insan, ancak çevresine verdiği değer kadar var olur. Sadece "bana, hep bana" diyenlerin oluşturduğu bir toplumda, adaletin terazisi daha baştan kırılmıştır.

Sözün özü sevgili okurlar; bu hafta kendimize, saklı niyetlerimize ve çevremizle olan o muazzam görünmez bağlarımıza doğanın o bilgece tavrıyla yeniden, daha dikkatli bir gözle bakalım. Oksijenini sakınan o komik bitkinin trajikomik durumuna düşmeyelim. İçimizdeki nezaketi, adaleti ve sağduyuyu paylaştıkça kendi gerçek doğamızı bulacağız. Şunu asla unutmayalım; insan olmak, bir başkasının gökyüzünde bulut, toprağında bir damla yağmur olabilme sanatıdır. Sevgiyle, adaletle ve bol oksijenle kalın!