Yeni dünya ekseni diplomatik bir denge oluşturur mu?
Geçtiğimiz haftanın en önemli konusu Trump'ın Çin ziyaretiydi. Bu haftanın en önemli gündemi ise Putin'in Çin ziyareti oldu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde dünyanın iki kutbu haline gelen ABD ve Çin gibi iki önemli ülkenin liderleri peş peşe Çin’i ziyaret ediyor ve dünyanın en önemli gündemi enerji krizi. Peş peşe gelen bu ziyaretler tesadüf olabilir mi?
Yeni dünya ekseni
İran ile İsrail arasında başlayan çatışmalar, ABD’nin çatışmaların içine doğrudan dahil olması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı geçişlere kapatmasıyla küresel enerji akışını etkileyen bir krize dönüştü. Çatışmanın şiddetinin artmasının ardından müzakere masasının kurulması ve müzakerelerden çıkacak sonucun merakla beklendiği zamanlar yaşandı. Müzakereler istenildiği gibi olumlu sonuçlanmadı. İran masadaki şartları kabul etmedi ve kendi şartlarını masaya getirdi. Nihayetinde müzakere süreci sona erdi. Şimdi ne olacak diye düşünüldüğü noktada ABD’den Çin ziyareti geldi. Problemin çözülmesi için artık asıl aktörler görüşüyor, artık çözüm yakın diye düşünülürken Rusya’dan beklenmeyen bir Çin ziyareti geldi.
Çin, ABD’ye “seninle konuşabiliriz” mesajı verirken, Rusya ile stratejik ortak görüntüsü verdi. ABD’nin ziyareti esnasında İran tarafından yapılan açıklamalarda Çin için de “stratejik ortak” tanımlaması gelmişti. Bu durumda Çin, Rusya ve İran arasında stratejik bir ortaklık oluştuğu algısı oluştu. Aslında bu görüntü Suriye Savaşı sırasında da oluşmuştu. Bu görüşmeler sırasında İran’ın fiili olarak görüşmelerde bulunmamasına rağmen arka kapı diplomasisinin çalıştığı ve karşılıklı bilgilendirmelerin yapıldığı uluslararası basında yer aldı.
Bu gelişmeler İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşılık verirken yalnız olmadığını bildiği konusunda ip uçları verdi. Çin, Rusya, İran ve hatta Kuzey Kore’nin de dahil edildiği yeni bir dünya ekseni oluştuğu konusunda uluslararası alanda çok ciddi analizlerin olduğunu söyleyebilirim. Hatta bu eksenin adı bile konulmuş durumda: CRINK (Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore).
Yeni dünya düzeninde ekonomik model nasıl olacak?
Düşünce kuruluşları tarafından “liberal uluslararası sistem aşınıyor” şeklinde tezler öne sürülüyor. Yaşananlara bakarak bir çözümleme yaparsak, burada adı geçen ülkelerin her birinin farklı yönetim modellerini benimsediğini görürüz. ABD’nin liberal, özgürlükçü sistemi; Çin’in piyasa ekonomisine entegre ettiği kontrollü komünist sistemi; Rusya’nın oligarşik kapitalizm sistemi; İran’ın kapitalizmi reddetmeyen şeriat sistemi ve Kuzey Kore’nin hanedanlaşmış, totaliter devlet sosyalizmi sistemi.
Çin’in dünyanın üretim merkezi haline gelmesiyle birlikte ABD merkezli liberal sistemin aşındığı ve toplum tarafında insanlar arasında uçurumların oluşmadığı başka bir refah sistemi mümkün mü sorusunun ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü ABD merkezli liberal sistem insanları yalnızca “tüketici” olarak gördü. Oysa insanlar daha çok ürün, daha çok tüketim ve daha hızlı teknolojinin yanında aidiyet, kimlik, güvenlik, kültürel anlam, toplumsal bağ ve milli egemenlik de istiyor.
Bence bugün çatışmalar şeklinde gördüğümüz şey yalnızca devletlerin birbiriyle çatışması değil. Buradaki ana çatışma noktalarından biri de “insan nasıl yaşamalı?” sorusuna cevap arayışı.
Eksen değişikliği güçlü devlet modelini özendiriyor mu?
Çin piyasa ekonomisini kabul ederken kendi sistemini Batı’nın liberal demokratik sistemine dönüştürmedi. Güçlü devlet modeliyle her şeyi kontrol altında tutmayı başardı ve ortaya bir başarı hikayesi çıktı. Yani aslında ortaya komünizm görünümlü yeni bir otoriter kapitalizm modeli çıkmış oldu.
Tüm bunları alt alta yazdığımızda dünyanın yeni bir eksen oluşturma çabası içinde olduğunu görmek ve bu eksenin dolar merkezli sisteme alternatif arayışı olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Elbette toplumların yükselen taleplerinin yeni eksen arayışlarının temelini oluşturduğunu söylemeden geçemeyeceğim.