Haksızsın haksız, bence sen de haksızsın!
Nostaljik bir Orhan Gencebay şarkısını hatırlatan bu başlık, gerçek olaylardan derlenmiştir.
Bugünlerde çevreme, sosyal medyaya, siyasete, ticarete nereden baksam müthiş bir haklılık hali görüyorum. Herkes son derece kendinden emin. Herkes kendi doğrularından son derece memnun. Herkes karşı tarafın neyi yanlış yaptığını çok net görüyor. Fakat nedense kimse kendi durduğu yere bakmıyor. Bakmak içinden gelmiyor.
Bunun en bariz örneğini akşam haberlerinde izliyoruz. Her bültende mutlaka bir trafik kavgası var. Yol benim diye başlayan tartışmalar, dakikalar içinde yumruklaşmaya kadar varabiliyor. Olayı izlerken çoğu zaman dikkatimi çeken şey kimin haklı olduğu değil, iki tarafın da ne kadar haklı olduğuna inanması oluyor.
Biraz düşününce insanın içinde olduğu duruma kendi varlığını kattığında artık o olayı kendi zaviyesinden değerlendirmeye başladığını fark ediyorsunuz. İşte tam o andan itibaren aslında çok rahat çözülebilecek birçok konu çözümsüzlüğe doğru yol almaya başlıyor.
Kuantum fiziğinde "gözlemci etkisi" diye bir kavram vardır. Basit anlatımıyla; bir sistemi gözlemlediğinizde sadece onu izlemezsiniz, aynı zamanda onu etkilersiniz. Gözlemci sistemin dışında değildir. Bir şekilde sistemin parçasıdır.
Bence insan ilişkilerinde de durum bundan çok farklı değil.
Bir olayın içine girdiğimizde onu artık olduğu gibi göremiyoruz. Olayı kendi öfkemizle, korkularımızla, beklentilerimizle, çıkarlarımızla ve geçmiş tecrübelerimizle birlikte değerlendirmeye başlıyoruz. Aslında gerçeği değil, gerçeğin bizim tarafımızdan yorumlanmış halini görüyoruz.
İşte haklılık duygusu tam burada devreye giriyor.
İş hayatında da bu böyle. Yaptığı işi çağın gereklerine göre sürekli gözden geçirebilen, kendi doğrularını sorgulayabilen insanların zaman içinde rakipleriyle arayı açtığını görüyoruz. Diğer taraftan değişime karşı kendi düşüncelerinin doğruluğuna katıksız inananların ise zamanla ekosistemin dışına çıktığını biliyoruz.
Haklılık böyle bir şey. Etrafında olup biten birçok şeyi göstermez insana. Perde gibidir. Bazen aşırı özgüvenden gelir. Bazen sahip olunan paradan gelir. Bazen geçmiş başarıların verdiği rahatlıktan gelir. Nereden gelirse gelsin insanın gözünün önüne görünmez bir perde çeker.
Neresinden bakarsanız bakın, "hak" denen kavramın bir açıya ihtiyacı yoktur. Hak, yol kenarında duran bir taş gibi gerçektir. O oradadır. Siz ona sağdan da baksanız soldan da baksanız değişmez. O bir taştır.
Mesele gerçeğe ulaşmaksa işiniz zordur. Çünkü;
Eğer konu işle ilgiliyse pozitif bilime ihtiyacınız vardır.
Eğer konu insan ilişkileriyse tevazuya ve saygıya ihtiyacınız vardır.
Eğer bir yöneticiyseniz adalet duygusuna ihtiyacınız vardır.
Eğer konu evladınızla ilgiliyse şefkate ihtiyacınız vardır.
Gerçeğe ulaşmak emek ister.
Haklı olmak ise çoğu zaman çok kolaydır. Çünkü; haklı olduğunuz anda artık düşünmenize gerek kalmaz. Kendinizi sorgulamanız gerekmez. Hele ki değişmenize hiç gerek kalmaz.
Bütün sorun karşı taraftadır.
Bütün hata başkalarındadır.
Siz zaten doğrusunuzdur.
Belki de bu yüzden sosyal medya haklılarla doludur. Siyaset haklılarla doludur. Ticaret haklılarla doludur. Mahkemeler haklılarla doludur.
Asıl soru şudur: Eğer herkes haklıysa, haksız olan kim?
Belki de asıl mesele haklı olmak değildir. Belki de mesele gerçeğe ulaşabilmek olmalıdır. Çünkü insan hayatında kaybettiği birçok şeyi sonradan geri kazanabilir. Para kazanabilir. İş kurabilir. Dost edinebilir ama gerçeği kaybettiğinde çoğu zaman farkına bile varmaz.
Her şey yolunda diye düşünürken bir dönüp bakarsınız; iş gitmiş, eş gitmiş, dost gitmiş, Bir siz kalmışsınız geride ama hâlâ haklısınız.
"Hak" kavramı yol kenarında duran bir taş kadar gerçekken, biz çoğu zaman o taşa bakmak yerine kendi gölgemize hayranlık duyarız.
Oysa bizim ülke olarak haklı insanlara değil, gerçeği arayan insanlara ihtiyacımız var.
