SON DAKİKA
web

Sivil toplumsuz iklim masası

Hakan Özbay Salı 09 Haziran 2026 02:00

Kapalı kapılar ardında, havası özenle iklimlendirilmiş salonlarda toplanıp, dışarıdaki havanın geleceğine karar vermek günümüzün en büyük ironilerinden biri.

Masada dosyalar, maliyet hesapları, kalkınma hedefleri ve yüklü ithalat faturaları var. Ancak alınacak kararların sonuçlarını doğrudan soluyacak olanların, yani sivil toplumun tek bir temsilcisi bile o masada yok.

Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir toplantıda tam da bu kara mizahı andıran tablo masaya yatırıldı. İklim Adaleti Programı Koordinatörü Yağız Eren Abanus, meselenin usul boyutundaki bu devasa boşluğu şu yalın cümleyle kayda geçirdi:

“Bu konularla ilgili karar alınan kurumda hiçbir sivil toplum temsilcisi yok. Yani bu, işin usul boyutu açısından çok önemli bir eksiklik.”

Gerçekten de usul, esası belirler derler. Esasa baktığımızda karşılaştığımız manzaranın da usulden pek bir farkı yok. İklim krizini çözmek için yola çıkıp, krizin asıl nedeni olan sera gazı salımlarını artırmayı öngören resmi planlar hazırlıyoruz. Abanus, hedeflerdeki bu absürt çelişkiyi şu sözlerle vurguluyor:

“İklim kriziyle ilgili en temel mesele sera gazı salımlarını azaltmak ki bu sıcaklık artışları daha da artmasın. Ancak biz bunları artırmayı öngörüyoruz.”

Bu noktada insan ister istemez “Madem salımları artırıyoruz, bari bunu bedavaya yapalım” diye düşünüyor. Ancak durum öyle de değil. Kendi havamızı biraz daha ısıtmak ve ekolojik dengemizi sarsmak için bir de üzerine yurt dışına ciddi bir döviz ödüyoruz. Kendi kendimize zarar vermenin ithalat faturasını da yine kendimiz karşılıyoruz. Abanus, işin uluslararası taahhütler boyutundaki bu trajikomik tarafını şu ifadelerle özetliyor:

“Katkı sunacağımızı söylediğimiz dokümanda, iklim krizinin daha da kötüye gitmesine sebep olacak şekilde nasıl sera gazları salacağımızı ve bunları yurt dışından bu kaynakları ithal edip parasını vererek yapacağımızı belirtiyoruz. Özellikle COP’u Türkiye’de organize edecekken ve bunun başkanlığını üstlenmişken, bunlara dair bir gelişme göstermememiz iklim meselesiyle ilgili en önemli sorun.”

Neticede çarklar dönüyor, toplantı tutanakları eksiksiz tutuluyor ve imzalar atılıyor. Her şey kâğıt üzerinde son derece muntazam. Sadece o kâğıtların üzerinde sivil toplumun imzası ve mantıksal bir tutarlılık eksik. Evraklarda bir pürüz olmadıktan sonra, kapalı kapılar ardında iklimi başarıyla kurtardığımıza inanmanın önünde de hiçbir engel kalmıyor.

Aslında o muntazam kâğıtların üzerinde yazanlar, varoluşsal bir mizah şaheserini de içinde barındırıyor. Uluslararası platformlarda sunduğumuz resmi beyanlara göre, iklim kriziyle mücadele etmek adına 2038 yılına kadar sera gazı emisyonlarımızı artırmaya ve tam o yıl emisyonlarda tepe noktasına ulaşmaya resmen karar vermiş durumdayız. Bir yandan 2053 yılı için “net sıfır” gibi kulağa son derece vizyoner gelen bir hedef açıklıyor, diğer yandan önümüzdeki on küsur yıl boyunca havayı daha fazla kirletme hakkımızı resmi olarak garanti altına alıyoruz. Bu durum iktisadi ve çevresel açıdan, “Kesinlikle sıkı bir diyete başlıyorum ama 2038’e kadar her öğün sınırsız karbonhidrat ve tatlı tüketeceğim” demekle tamamen aynı kapıya çıkıyor. Hem sivil toplumu sürece dâhil etmeyip hem de esasta kendi doğamızı daha da ısıtmaya ant içtiğimiz bu trajikomik tabloda; o havası özenle iklimlendirilmiş salonlardan çıkan kararların, sokaktaki yakıcı gerçeği ne kadar soğutabileceği de apayrı bir absürt edebiyat konusu olmaya devam edecek.