SON DAKİKA

Kırbaçlanan bir at mı zavallıdır...

Nietzsche'ye göre sokakta kırbaçlanan bir at mı daha zavallıdır yoksa aldığı maaş kadar kira ödeyen bir emekli mi?

Friedrich Nietzsche’nin 3 Ocak 1889’da Torino’da bir ata sarılarak ağlaması, onun zihinsel olarak çöküşünün ve entelektüel hayatının resmen sona ermesinin sembolik anıdır. Bu olay, filozofun hayatı boyunca savunduğu "güç istenci" ve "merhamet karşıtlığı" gibi radikal fikirlerin, kendi iç dünyasındaki derin insani hassasiyetle trajik bir şekilde çarpışmasını temsil eder.

Torino’daki Piazza Carlo Alberto meydanında gerçekleşen bu olayda Nietzsche, sahibinden kırbaç yiyen yorgun bir fayton atı gördü. Kalabalığı yararak ata koştu, atın boynuna sarıldı ve onu korumak için ağlayarak yere yığıldı.

Nietzsche, kariyeri boyunca Hristiyan ahlakını ve "merhameti" zayıflık olarak nitelendirmişti. Ancak o an, acı çeken bir canlı karşısında bastırdığı tüm merhamet duygusu kontrolsüz bir şekilde açığa çıktı.

Bu olay filozofun geçirdiği zihinsel çöküşün kırılma noktasıydı. Bazı kaynaklara göre atın kulağına "Seni anlıyorum, anne." diye fısıldamıştı. Bu andan sonra Nietzsche bir daha asla eski akli dengesine kavuşamadı.

Bu olay Nietzsche’nin aktif düşünsel yaşamının kesin ölümüydü. O günden sonra:

Nietzsche, ömrünün geri kalan son 11 yılını tam bir sessizlik ve bitkisel hayata yakın bir zihinsel felç durumunda geçirdi. Bir daha tek bir felsefi metin yazamadı.

Nietzsche'nin felsefesini anlamak için onun fiziksel ve ruhsal acılarla dolu hayatına göz atmamız gerekir:

1844'te dindar bir ailede doğdu. Çok genç yaşta (24) Basel Üniversitesi'nde filoloji profesörü oldu. Ancak hayatı boyunca şiddetli migren krizleri, göz ağrıları ve mide rahatsızlıklarıyla boğuştu. Sağlığı yüzünden erken emekli oldu.

Lou Salomé adındaki kadına duyduğu karşılıksız aşk, onu derin bir yalnızlığa itti. En büyük eseri olan Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabını bu büyük hayal kırıklığı ve yalnızlık döneminde yazdı.

Yaşarken kitapları neredeyse hiç satmadı, fikirleri çılgınlık olarak görüldü. O ise "Ben postmortem (ölümümden sonra) doğacak bir filozofum." diyerek geleceğe yazdı.

Bakınız, kıymetli okurlarım, tam da bu anda, şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Nietzsche 2026 yılında Türkiye’de yaşasaydı ve İstanbul Üniversitesi'nde Felsefe Profesörü olsaydı, Türkiye’de insanların yaşamaya çalıştığı hayat hakkında ne söylerdi?

Nietzsche bugün Türkiye’deki bu ekonomik çıkmazı, yüksek ev kiralarını ve asgari ücretle hayatta kalma mücadelesi veren insanları görseydi, tepkisi tek boyutlu bir acıma hissinden çok daha karmaşık, öfkeli ve sarsıcı bir felsefi eleştiri olurdu.

*Ata duyduğu "saf ve kontrolsüz" acımayı, aldığı emekli maaşı kadar kira ödeyen emekliye de gösterir miydi mesela?

Bence göstermezdi çünkü şu an Türkiye’de 17,1 milyon emekli var ve bunların tamamı seçmen, bunların arasından bir grup vatansever parti kursa ve adına da Emekliler Partisi dese ve tek bir vaadi olsa bu partinin, asgari ücret ve emeklileri kimseye ezdirmeyeceğiz, inanın ilk seçimde 1. parti olurdu. Çünkü şu an insanların problemi kesinlikle yeni bir anayasa yapmak değildir. Şu an, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ilk basamak olan fizyolojik ihtiyaçlar kısmını bile karşılayamıyor olmaları en trajikomik problemdir.

 

Nietzsche için en büyük acı, insanın fiziksel olarak aç kalması değil; bu sefaletin içinde kendi zihnini, onurunu ve potansiyelini de o sisteme kurban etmesidir, aslında.

 

Nietzsche bugün yaşasaydı, emekli aylıkları kadar kira ödeyip hayatta kalmaya çalışan zavallı insanlara, ata acıdığı gibi acımazdı muhtemelen, bunun yerine yüzlerine bakıp sertçe şunu haykırırdı:

"Sizi bu çaresizliğe mahkûm eden düzene, sizi sabır yalanlarıyla uyutanlara ve en acısı, bu hayatı size reva görenleri hâlâ alkışlayan kendi zihniyetinize neden başkaldırmıyorsunuz?

Hayatınızı sadece bir çatı altında uyumak ve bir lokma ekmek yemek için feda ediyorsanız, özgür bir insan mısınız yoksa sistemin sırtına kırbaç vurduğu o zavallı Torino atı mısınız?"