27 yıl sonra neler değişti?
17 Ağustos 1999 tarihi, Türkiye'de yaşanan tüm depremler ve mühendislik tarihimiz açısından bir milat olarak kabul edilir. Yaşanan onca acı, ölüm ve sakat kalma elbette ki bize pek çok şey öğretmişti.
Yönetmelikler değişti; buna bağlı olarak denetim mekanizması, jeoloji, jeofizik ve geoteknik mühendisleri sayesinde binalar daha güvenli zeminlere oturtuldu. İnşaat mühendisleri binaları statik olarak tasarlarken daha fazla demir, daha güçlü hazır beton kullandılar. Programlar daha detaylı çözümler üretti ve yapı denetim sistemiyle bakanlık ve belediyeler daha iyi denetleme yaptı. Ancak eski tip binalar yüzde 70 oranında kullanıldığı için bina güvenliği maalesef insanlarımızın büyük kısmına sirayet edemedi.
İnşaat yapım ve güçlendirme maliyetleri yüksek, insanların maddi durumu kötü olduğu için beklediğimiz o deprem güvenli binalara bir türlü ulaşamıyoruz, maalesef.
Oysa şu an İstanbul'da deprem olma ihtimaline baktığımızda yüzde 65 olduğunu ve deprem olmayan her yıl bu oranın yüzde 2,5 arttığını görüyoruz. Yani 10 yıl sonra bu yüzde 65 ihtimal, yüzde 25 ile birlikte yüzde 90'a çıkmış olacak.
Peki bugün parası olmayanın yarın bu binaları dönüştürmeye parası olacak mı? Kesinlikle hayır; çünkü eğer olsaydı, 17 Ağustos 1999'dan bugüne geçen 27 yılda mutlaka bir gelişme olurdu.
Bana, katıldığım tüm televizyon programlarında ve röportajlarda genelde sorulan ilk soru ise: "Beklediğimiz İstanbul depremi ne zaman olacak?"
Bu soruyu her duyduğumda aklıma, 6 Şubat depremlerinden sonra Hatay'da ailesini depremde kaybetmiş olan berber kardeşim geliyor. Bana o zaman yutkunarak ve gözlerini sildikten sonra aynen şöyle söylemişti:
"Biz bu depremin İstanbul'da olmasını bekliyorduk ve asla bizim başımıza geleceğini düşünmemiştik."
Bu sözü duyduğumda ne söyleyeceğimi inanın bilemedim. Çünkü Türkiye'nin yüzde 95'i zaten deprem bölgesinde yer alıyor.
Elbette ki deprem hepimizin problemiydi. Ancak kimse bir gün ailesiyle yemek yediği salonda, gülüp eğlendiği evin üzerine yıkılarak ailesini mezar altında bırakma ihtimalini aklına getirmek istemezdi. Ancak öyle olmadı ve 6 Şubat 2023'te, 17 Ağustos'tan 24 yıl sonra felaketin daha büyüğünü yaşadık. Bu defa resmî ölü sayısı 1999 depreminin üç katıydı.
Tamam, peki biz hani 1999 depreminden sonra 2007 ve 2018'de yönetmelikleri daha güvenli hâle getirmiştik. Zemin etüdü zorunlu hâle gelmişti. Hazır beton ve nervürlü donatı kullanılmıştı. Zemini kötü olan yerlere geoteknik iyileştirme yapılmıştı. Yapı denetim, bakanlık ve belediye denetlemişti. Nasıl oldu da 6 Şubat depremleri ölü sayısını üç katına çıkardı?
Öncelikle şunu söylemem gerekiyor ki 6 Şubat depremlerinde yıkılan binaların tamamı, zemin etüdü yapılmayan eski tip binalardı. Depremin magnitüdü ve binalara gelen en yüksek yer ivmesi değerleri 1999'dan çok daha fazlaydı ve depremler 400 kilometrelik bir alanda yaklaşık 11 ilde etkili olmuştu. Evet, yeni yapılan binaların yüzde 3'lük kısmı da çökmüştü. Ancak burada yakın fay etkisi ve yönetmeliğin üzerinde deprem ivmesiyle karşılaşan binaların ciddi etkisi olduğunu görüyoruz.
O hâlde şu an ne yapmalıyız?
• Tüm binaların deprem analizi, hasarsız jeofizik yöntemler kullanılarak hızlı ve binaya zarar vermeden yapılmalıdır. Bu veriler, belediyelerin imar müdürlükleri ve bakanlığın veri tabanında CBS sistemiyle analiz edilmelidir.
• Bu veriler analiz edildiğinde üç sonuç çıkacaktır: Ya hiçbir problem yoktur ve bina yönetmelik şartlarını sağlıyordur. Ya bina güçlendirme yapılarak kurtarılabilir. Ya da bina yönetmelik şartlarını karşılamaz ve kentsel dönüşüme sokulması gerekir.
• Devlet, maddi durumu iyi olmayan vatandaşlarımız için mutlaka kiralık sosyal konutlar yapmalıdır.
Ve tüm Türkiye'de bu sistem hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde 17 Ağustos gibi, 6 Şubat gibi depremler tekrar olduğunda insanlarımız aynı sonuçları yaşamaya devam edeceklerdir.