Günümüz dünyasında rekabet artık yalnızca sermaye, teknoloji ya da fiziksel kapasiteyle açıklanmıyor. Kurumların asıl fark yaratan gücü, sahip oldukları insan kaynağının yetkinlik düzeyi ve bu yetkinlikleri ne ölçüde doğru alanlarda kullandıklarıyla belirleniyor.
Ekonomi, rasyonel seçimler ve veriye dayalı analizlerin sahnesi olarak görülse de aslında insan psikolojisinin derin izlerini taşır. Yatırımcılar, tüketiciler ve yöneticiler, günlük kararlarını verirken çoğu zaman bilinçsiz psikolojik eğilimlerin etkisi altında kalır. Bu eğilimlerden biri, ekonomideki aşırı güven etkisidir.
Günümüzde ekonomilerin sürdürülebilirliği ve rekabet gücü, sadece üretim kapasitesi veya sermaye büyüklüğüyle ölçülmüyor.
Küresel ekonomide dalgalar giderek yükseliyor. Pandemiyle kırılan tedarik zincirleri, jeopolitik gerilimler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, iklim krizi ve lojistik darboğazları…
Günümüz iş dünyasında, şirketlerin değerini sadece maddi varlıklar veya çalışan becerileri belirlemiyor.
Enerji sistemleri, son yüzyılda belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı ve köklü bir dönüşümden geçiyor.
Finans dünyası son yüz yılını merkezî otoritelere, düzenleyici kurumlara ve bankacılık devlerine dayanarak geçirdi.
Ekonomik davranışların merkezine yerleştirilen rasyonalite varsayımı, uzun yıllar boyunca hem akademide hem de politika tasarımında bir nevi pusula işlevi gördü.