Beden sarayının kapıları ne kadar sağlam olursa olsun, o saraya hayat üfleyen nefes doğru akmadığı sürece hiçbir sistem kendi dengesini bulamaz.
Bugün adına "stres" dediğimiz ve modern çağın bir vebası gibi gördüğümüz o ağır yük, aslında insanlık kadar eski bir içsel denge arayışıdır.
Hayatın ilk anında bir çığlıkla başlayan, son anına kadar ise sessizce devam eden o yorulmak bilmez süreç: Nefes.
Dünyaya merhaba dediğimiz ilk an; doğar doğmaz yaptığımız ilk ve en hayati eylem, ağlayıp nefes almaktır.
Gördüğümüz her canlı, mikroskobik hücrelerin birleşmesiyle oluşur. İnsan bedeni de bu basit gerçeğin en karmaşık ve en kusursuz yansımasıdır.
Gördüğümüz her canlı, mikroskobik hücrelerin birleşmesiyle oluşur. İnsan bedeni de bu basit gerçeğin en karmaşık ve en kusursuz yansımasıdır
Hipokrat demiş ki; "Bir toplumun sağlığı hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, soludukları havaya, İçtikleri suya ve yaşadıkları yerlere bakın."
Geçen haftaki yazımda, vücudumuzun periyodik tablodaki elementlerin bir araya gelmesiyle oluşan, evrenin en ileri teknolojisine sahip biyolojik makinesi olduğunu anlatmıştım. Peki, bu muazzam yapı, modern dünyanın kaosu içinde nasıl ayakta kalıyor? İşin sırrı, biyolojide "homeostazis" dediğimiz, o kesintisiz denge arayışında gizlidir.