SON DAKİKA

Mehterin sesi, diplomasinin gücü ve NATO gerçeği

Sultan Yılmazcan - sultanylcan@gmail.com Cumartesi 11 Temmuz 2026 02:00

Ankara, geçtiğimiz günlerde yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın da dikkat kesildiği bir diplomasi merkezine dönüştü.

Otuz iki ülkenin devlet ve hükümet başkanını aynı çatı altında buluşturan NATO Zirvesi, sadece alınan kararlarla değil, Türkiye'nin ev sahipliğiyle de hafızalara kazındı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen karşılama töreninde yankılanan mehter marşları, tarihî yeniçeri kıyafetleri ve Türk misafirperverliği, dünyanın dört bir yanından gelen liderlere Türkiye'nin sadece coğrafi değil, tarihî ve kültürel gücünü de gösterdi.

Devletler, uluslararası platformlarda yalnızca imzaladıkları anlaşmalarla değil, temsil ettikleri medeniyetle de iz bırakırlar. Türkiye de bu zirvede kendi tarihinden, kültüründen ve devlet geleneğinden beslenen bir karşılama anlayışını tercih etti. Kimileri bunu diplomatik zarafet olarak değerlendirdi, kimileri ise eleştirmeyi seçti. Oysa bir milletin kendi tarihini ve kültürünü misafirlerine göstermesi ne şaşılacak bir durumdur ne de utanılacak bir mirastır.

Ne yazık ki her önemli gelişmede olduğu gibi bu törende de yapılan organizasyondan çok mehteri, yeniçeriyi ve tarihî sembolleri tartışanlar oldu. Eleştiri elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Ancak eleştirinin, bir ülkenin kendi kültürel kimliğini sergilemesini küçümsemeye dönüşmesi, üzerinde düşünülmesi gereken başka bir meseledir.

Fakat bu zirveyi yalnızca mehter marşıyla ya da tören ihtişamıyla değerlendirmek eksik olur. Asıl konuşmamız gereken NATO'nun kendisidir. Ankara’da mehterin sesi yükselirken, aslında sadece geçmiş değil, geleceğin güvenlik dengeleri de konuşuluyordu. Dışarıdan törenler ve protokol öne çıksa da masada yeni savunma yatırımları, Rusya tehdidi, terörle mücadele ve NATO’nun geleceği vardı. Çünkü uluslararası siyasette bir ülkenin ağırlığını hem verdiği kültürel mesaj hem de aldığı kararlar gösterir.

NATO da bir dostluk kulübü değildir

Türkiye, 1952 yılında NATO'ya katıldı. O günden bu yana ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip ülkesi olarak yalnızca Avrupa'nın değil, Karadeniz'in, Orta Doğu'nun ve Akdeniz'in güvenliğinde de kritik bir rol üstlendi. Kore'den Balkanlar'a, Afganistan'dan Kosova'ya kadar pek çok görevde Türk askeri sorumluluk aldı.

Ancak yıllar içinde şu soru da sık sık gündeme geldi: Türkiye NATO için üzerine düşeni yaparken, NATO her zaman Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerine aynı ölçüde karşılık verebildi mi?

Terörle mücadelede yaşanan görüş ayrılıkları, F-35 programından çıkarılmamız, CAATSA yaptırımları ve müttefikler arasında zaman zaman yaşanan güven bunalımları, bu sorunun cevabını herkesin kendi vicdanında yeniden değerlendirmesine neden oldu.

Buna rağmen uluslararası ilişkiler duygularla değil, çıkarlarla yürür. NATO da bir dostluk kulübü değildir; ortak güvenlik çıkarları üzerine kurulmuş askerî ve siyasi bir ittifaktır. Türkiye'nin de bu masadaki varlığı, romantik yaklaşımlarla değil, milli menfaatleriyle anlam kazanır.

Ankara'daki zirve bir kez daha gösterdi ki Türkiye artık sadece gelişmeleri takip eden bir ülke değil; masada söz söyleyen, kendi çıkarlarını savunan ve bölgesel dengelerde etkisi hissedilen ülkelerden biridir. Asıl mesele ise bu gücü alkışlamak ya da küçümsemek değil, ülkemizin çıkarları doğrultusunda en doğru şekilde kullanabilmektir.

Çünkü tarihin bize öğrettiği değişmeyen bir gerçek vardır: 

Devletlerin ebedî dostları ya da düşmanları yoktur. Ebedî olan yalnızca milletlerin çıkarlarıdır.