Modern insanın karşı karşıya olduğu en büyük paradokslardan biri şudur: Biyolojik olarak tarihin en konforlu çağını yaşarken, sinir sistemimiz belki de insanlık tarihinin en yüksek yükü altında eziliyor.
Şeker; bitkilerin güneşten aldığı enerjiyi depolamasıyla oluşan, suda eriyen ve tadı tatlı olan en temel karbonhidrattır. Yani en sade haliyle, bedenimizin ve özellikle beynimizin çalıştırmak için ihtiyaç duyduğu hızlı yakıttır.
Modern tıp, insan vücudunu kusursuz işleyen bir kimya laboratuvarı olarak tanımlarken; odak genellikle içeri girenler —besinler, oksijen, uyaranlar— üzerine kuruludur.
Beden sarayının kapıları ne kadar sağlam olursa olsun, o saraya hayat üfleyen nefes doğru akmadığı sürece hiçbir sistem kendi dengesini bulamaz.
Bugün adına "stres" dediğimiz ve modern çağın bir vebası gibi gördüğümüz o ağır yük, aslında insanlık kadar eski bir içsel denge arayışıdır.
Hayatın ilk anında bir çığlıkla başlayan, son anına kadar ise sessizce devam eden o yorulmak bilmez süreç: Nefes.
Dünyaya merhaba dediğimiz ilk an; doğar doğmaz yaptığımız ilk ve en hayati eylem, ağlayıp nefes almaktır.
Gördüğümüz her canlı, mikroskobik hücrelerin birleşmesiyle oluşur. İnsan bedeni de bu basit gerçeğin en karmaşık ve en kusursuz yansımasıdır.