Yeni bir dünya kurulurken

Bahadır Kaynak 29 Kas 2019

Geçen yazıda Batı'yla olan çıkar çatışmalarımız sonucunda geleceğimizi şekillendirmek için alternatif ittifak arayışımızdan ve bu kapsamda ulusalcıların bakış açısından bahsetmiştim. Kaldığımız yer de, Batı'yla olan sorunlarımız bir yana, bu anlaşmazlıkların birdenbire Rusya ve Çin gibi ülkelerle ortak bir perspektif sağlayıp sağlayamayacağı üzerine bir tartışmaydı.

Rusya ile başlayacak olursak, Soğuk Savaş yıllarında başımıza gelen her türlü melaneti Moskof gâvurundan bilen bir ülke olarak bu süratle ve bu büyüklükte bir savrulmanın mantıklı bir açıklamasını bulmamız gerekiyor. Üstelik daha dört sene önce bir Rus savaş uçağını düşürmemiz sonrasında acaba işler kontrolden çıkar ve bir çatışmaya dönüşür mü, doğalgazı keserler mi gibi endişelerimiz olduğunu da hesaba katalım. Bu süreçte Rusya’nın bir yandan ekonomik baskı araçlarıyla diğer yandan da Suriye’de bize karşı tutumunu sertleştirmesiyle ciddi sorunlar yaşamaya başlamıştık. Sonrasında da, Suriye krizinde büyük ölçüde Moskova’nın perspektifine yaklaşmamız ve hem enerji hem de silah sistemi satın alma anlaşmaları ile yumuşama sağlanmıştı. Bütün bunlara rağmen İdlib’de ve Fırat’ın doğusundaki son gelişmeler Ankara ile Moskova arasında öyle enikonu bir uyum olmadığını, her iki tarafın da ABD ile pazarlık masasında elini güçlü tutabilmek adına birbirine yakın durduğunu gösteriyor.

Bir diğer direniş cephesi üyesi İran’la işbirliğimiz ise daha da iğreti duruyor. Bir taraftan Türkiye haklı olarak İran’a yönelik bir ABD-İsrail saldırısına karşı çıkarken diğer yandan Irak’tan Suriye’ye ve hatta Lübnan’a uzanan bir kuşakta belirgin bir gerilim devam ediyor. Ankara’nın İran’a bakışı İsrail’inkinden ABD’ninkinden çok farklı ancak bu Tahran’ın ve Ankara’nın birbirlerinin bölgedeki faaliyetlerinden rahatsız olmadığı anlamına gelmiyor.

Peki ya ekonomi?

Türkiye’nin Batı ile anlaşmazlıkları sonucunda başka ufuklara yelken anlaşmasının sadece Ortadoğu coğrafyasında değil ekonomi alanında da bazı etkileri olması kaçınılmaz. Sanıldığı üzere Türkiye’nin iktisadi anlamda Batı yönelimi İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlamış değil. Osmanlı’nın son yüzyılı da Avrupa ile iç içe geçmiş bir ekonomik düzenin izlerini taşıyor. Böylesine küresel sisteme entegrasyonun, kendi sanayiini korumakta yetersiz kalmanın yanlış olduğunu iddia edenler elbette var. Ancak tarih, bilhassa Kırım Savaşı sonrasında Osmanlı ülkesinin giderek daha fazla Avrupa sermayesine yaslandığını söylüyor. 20nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Türkiye’nin kalkınma hamleleri yine Batı’yla olan eşgüdüm ve işbirliği ile yürütülüyor. Zaten seksenlerde Özal reformları ile dünyaya açılan Türkiye küresel sermaye akımlarına ve daha sonra Gümrük Birliği ile Avrupa üretim hattına kendisini entegre ediyor.

Bütün bu sürecin sonucu olarak Türk özel sektörü yapılanmasını büyük ölçüde küresel ekonomiye eklemlenecek şekilde gerçekleştirmiş durumda. Yatırım için, büyüme için kaynak, yurt dışından sağlanan fonlardan geliyor. Hem teknoloji hem de sermaye, Avrupa Birliği ile kurulmuş olan özel ilişki sayesinde, yeterince olmasa da, yine büyük ölçüde Batı’dan tedarik edilebiliyor. Ekonomisi sadece İtalya’dan bile küçük olan Rusya’nın bu anlamda bir alternatif olarak ortaya çıkması zor. Zaten Moskova kendi iktisadi sorunları ile uğraşıyor. Nükleer teknoloji ve silah sanayii gibi alanlarda da alabileceğimiz azami katkıyı sağlıyoruz kendilerinden.

Çin ise ekonomik potansiyeli çok daha büyük bir aktör. Son yıllarda büyümesi yavaşlamaya yüz tutsa da bir on yıl içerisinde dünyanın en büyük ekonomisi olmaları şaşırtıcı olmayacak. Ancak coğrafi açıdan çok uzaktalar ve henüz bizim bölgemizde ciddi bir etkinlikleri yok. Kuşak ve Yol projesi ile kendi sınırlarının ötesine bir iktisadi güç projeksiyonu yapmaya başladılar ki bunun etkilerini zamanla göreceğiz. Yani yeni bir dünya kuruluyor kurulmasına ancak henüz havuzda atlamayı göze alabileceğimiz kadar su birikmedi.