Mbl_Kv


Üniversite savaşları

Bahadır Kaynak 11 Oca 2021

Türkiye'de yüksek eğitim kurumlarının siyasi mücadelenin bir parçası haline getirilmesine ilk defa rastlanmıyor.

Ellili yılların sonunda Demokrat Parti iktidarına karşı halk hareketi diyebileceğimiz en çarpıcı protestolar İstanbul Üniversitesi’nden gelmişti. Altmışlı ve yetmişli yıllarda ise bilhassa sol akımların üniversitelerde güç kazanmaları sonucunda kampüslerde filizlenen ve oradan yayılan hareketler siyasi hayata gündemini vurmuştu. Toplumsal olayların çok güçlü olduğu, siyasette sokağın öne çıktığı bu dönemlerde öğrenciler de kendi yerlerini almışlardı. Öte yandan bu hareketlerin zaman zaman barışçıl gösteri kapsamını aştığını ve şiddete başvurulduğunu da not etmek gerekir.

Bu hareketlilikten dolayı 1980 darbesiyle yönetime el koyan askeri cuntanın öncelikli konularından bir tanesi kendilerince “anarşi yuvası” olarak nitelendirdikleri üniversiteleri zapturapt altına almak oldu. YÖK’ün kurulması ve üniversitelerin tüm işleyişinin bir biçimde bu merkezi kuruma bağlanması yüksek öğretim kurumlarında siyasi aktivizmi tırpanlamak amacını da taşıyordu. Bu hedefe de büyük ölçüde ulaşıldığı söylenebilir. Gerçi üniversitelerde öğrenci olayları olmaya devam etti ama artık etkinliği 1980 darbesi öncesine pek ulaşamayacaktı. Akılda en çok kalan eylemlerden başörtüsü protestolarının da artık zeminin kalmaması mevcut iktidar tarafından yapılan düzenlemelerle sağlandığından üniversitelerin büyük ölçüde pasifize edildiği söylenebilir.

Kültürel iktidar nasıl kurulur?

Bununla beraber Cumhurbaşkanı’nın ağzından “siyasi iktidarın kurulmasına rağmen kültürel iktidarın henüz inşa edilemediği”ne dair hayıflanma, bu alanda yeni hamlelerin geleceğini göstermekteydi. Aslında son anayasa değişiklikleri ile sağlanan güç temerküzü hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi yüksek öğretimin de tek merkezden yönetilmesine imkan tanıyor. Siyasetin hem YÖK hem de doğrudan üniversiteler üzerinden kontrolü öyle bir raddede ki iktidarın şikayet edecek pek bir şeyi kalmamış olsa gerektir diye düşünülebilir. Muhalif hocaların veya öğrencilerin homurdanıp oturmak dışında yapabilecekleri pek bir şey yok. Etki alanları sadece kendi dar çevrelerinden ibaret olan akademisyenler sabahtan akşama otoriterleşmeden, iyi yönetişim ihtiyacından, AB kriterlerinden bahsetseler de seslerini duyurmaları mümkün görünmüyor. Bundan dolayı ilk bakışta Erdoğan’ın kültürel iktidar talebinin gerekçesini anlamak da güç. 

Öte yandan aslında üniversitelerin mevcut haliyle zaten enikonu kontrol altında olduğunu da belirtmek gerekir. Aralarında Boğaziçi Üniversitesi’nin de olduğu birkaç kurum görece olarak daha bağımsız gibi görünse de herhangi bir ciddi kararın zaten YÖK’Ün ve iktidarın iradesi dışında alınması söz konusu değildi. Yine yüksek öğretim kurumların önemli bir kısmı iktidara yakın, en azından onunla çatışmama iradesindeki kişiler tarafından yönetiliyordu. Sanırım bundan dolayıdır ki Cumhurbaşkanı, Boğaziçi Üniversitesi’ne benzer bir profil atarken yeni bir şey yapmadığını düşünmüş olabilir. Zaten Erdoğan’ın atama kararlarında liyakatten daha çok sadakat üzerinden bir değerlendirme yaptığını biliyoruz. Yani bu atama zaten bugüne kadar yapılanlardan farklı değildi ancak muhalif kesimler tarafından dokunulmaz sanılan ve görünür bir mevkie yapıldığından gürültü kopardı.

Önümüzdeki günlerde bu protestoların ne kadar sonuç alacağını göreceğiz. İktidarın sandık dışında herhangi bir siyaset yapma biçimine sıcak yaklaşmadığını biliyoruz. Bundan dolayı göstericilerin hızla kriminalize edilmesi, muhalif düşünceleri seslendirenleri terörist ilan etme alışkanlığının burada da tekrar edilmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. 

Sorun bir tek üniversiteye yapılan rektör atamasından daha derindir. Bu görevlendirmeye karşı çıkanların ilk akıllarına gelenin de rektörün yayınlarını karıştırıp intihal araması muhalif kesimlerdeki stratejik zeka yoksunluğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Mesele intihal olsa, o konuda sicili temiz adaylar bulunup aynı yöntemlerle atamalar yapılmaya devam edilir. Sorun üniversitelerin hiç de sandıkları kadar etkili ve önemli kurumlar olmaması, siyasi iktidarın herhangi bir çekincesi olmadan istediğini yapabilmesindedir. Bugünün dünyasında kendi ağırlığı olmayan kurumların ve onların mensuplarının güç siyaseti karşısında homurdanıp durmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.