Fonda bir Sezen şarkısı kısık sesle… "Yağmur yağar, akasyalar ıslanır Ben yağmura deli, buluta deli Bir büyük oyun bu, yaşamak dediğin Beni ya sevmeli, ya öldürmeli…"
Bugünkü yazımı psikolog önlüğümü çıkarıp, felsefe önlüğümü giyerek yazıyorum. Çift anadal okumuş biri olarak, kadın haklarını savunan biri olarak değil yalnızca; insan onurunu merkeze alan biri olarak yazıyorum.
2025 yılı, ruhsal olarak çöktüğümüz ama bunu yüksek sesle inkâr ettiğimiz bir yıl oldu. Kimse "iyi değilim" demek istemedi. Herkes idare etti. Herkes dayandı. Herkes sustu. Ve tam da bu yüzden yorulduk.
Türkiye'de bir kadın gündeme düştüğünde, refleksimiz değişmiyor. Önce kıyafetini konuşuyoruz. Sonra geçmişini. Sonra ailesini. En sonunda da linç başlıyor.
Bugün okullarda konuşulmayan ama herkesin bildiği bir gerçek var: Öğretmenler öğrencilerden korkuyor.
Son yıllarda özellikle 11–15 yaş arası çocuklarda belirgin bir eğilim var: Mini etekler, file çoraplar, göbek açık üstler, derin dekolteler… Tüm bunlar "özgürlük" söylemiyle meşrulaştırılıyor. Peki bu gerçekten özgürlük mü, yoksa çocukluğun sessizce kaybedilişi mi?
Dünyada 25 Kasım–10 Aralık arası "Turuncu Günler" olarak bilinir. Birleşmiş Milletler'in başlattığı bu kampanya, kadına yönelik şiddete karşı küresel farkındalık oluşturmak için tasarlandı. BM turuncuyu boşuna seçmedi: Turuncu, umudun, canlılığın, yeniden doğuşun rengi. Karanlığı yırtan bir ışık gibi… Yani kadınların hayatta kalma çığlığının rengi aslında.
İnsani değerlerimiz günden güne düşüyor… İnsana özgü ve bütün insanlar için ortak sayılabilecek tüm üstün değerler — dostluk, sevgi, güven, saygı, merhamet — olması gereken aralığın çok çok altında.