Modern barbarlığın son noktası: Epstein dosyaları
Güç, insanlık tarihi boyunca, kendi dokunulmazlığını ilan etmek ve sarsılmaz bir kürsü inşa etmek için her zaman kurbanlara ihtiyaç duymuştur.
Ancak bugün "Epstein Dosyaları" olarak önümüze serilen tablo, kadim tiranlıkların bireysel hırslarından çok daha öte, sistemli ve kurumsallaşmış bir çürümeyi işaret ediyor. Bu sadece birkaç sapkın zenginin kapalı kapılar ardındaki hikâyesi değildir; bu, paranın ve statünün tanrılaştırıldığı modern dünyada, ahlakın nasıl bir maliyet kalemi haline getirildiğinin toplumsal otopsisidir. Karşımızdaki manzara, bir suç şebekesinden ziyade, vicdanın kolektif bir şekilde askıya alındığı bir sistem hatasıdır. Sormamız gereken asıl soru şudur: Dünyanın dört bir yanından, farklı coğrafyalardan ve dillerden gelen çocuklar, nasıl oldu da küresel bir denetim ağının radarlarına takılmadan birer nesne gibi o adalara taşınabildi?
Bu durum sadece bir lojistik başarı veya güvenlik zafiyetiyle açıklanamaz; bu, küresel bir vicdan grevinin, topyekûn bir ruh çürümesinin sonucudur. Sınırlar, seçkinler ve onların imtiyazlı jetleri için şeffaflaşırken, o sınırların içindeki en savunmasız ruhlar, bu sahte şeffaflığın içinde görünmez kılındı. İşte tam burada, Jean Baudrillard’ın bahsettiği o simülasyon evreni devreye giriyor. Bu evrende vitrine konulan hayırseverlik pozları ve prestijli unvanlar, sadece birer maske değil; arkadaki korkunç sapkınlığın üstünü örten, zihinleri uyuşturan devasa birer dekordur. Dışarıda insanlık hamisi maskesiyle kürsüleri işgal edip büyük cümleler kuranların yarattığı bu illüzyon, toplumun gerçeği görme yetisini elinden almıştır. Görüntü o kadar kusursuz kurgulanmıştır ki, kimse o pırıltılı davetlerin ve lüks jetlerin masumiyetin canına kasteden birer suç mahalline dönüştüğünü hayal dahi edememiştir.
Vitrindeki hayırseverler, dehlizdeki canavarlar
Peki, bu isimler onca yıl en ön saflarda, en ışıltılı davetlerde boy gösterirken kendilerini nasıl bu kadar ustalıkla gizleyebildiler? Eğer ışık, haddinden fazla güçlüyse, hemen arkasındaki zifiri karanlığı görmeniz imkânsızlaşır. Servetleri, akademik unvanları ve devasa sosyal sermayeleri öyle bir göz kamaştırdı ki toplumun büyük bir kısmı bu ışığa bakmaktan, hemen arkada kurulan o leş pazarının kokusunu alamadı. Çocukluğun ve masumiyetin metalaşması, kapitalizmin ulaştığı en uç ve en vahşi barbarlık aşamasıdır. Eğer bir düzende çocukluk bile alınıp satılan bir emtia haline gelmişse, orada medeniyet iddiası çökmüş demektir ya da belki de hiç var olmamıştır!
Bu şebekeye dâhil olan, bu süreci doğrudan veya dolaylı teşvik eden, lojistik sağlayan ya da o sofralarda oturup konforum bozulmasın diye sessiz kalarak onay veren her kim varsa, bu suçun asli ortağıdır. Sessizlik, bu düzende suçun en güvenli limanı ve en sadık nedimidir. Bu isimlerin sadece rütbelerinin sökülmesi veya dijital ayak izlerinin silinmesi adaleti tesis etmez. Onlar, toplumsal hafızada ebedi birer utanç abidesi olarak dondurulmalı ve unvanlarının yarattığı o sahte koruma kalkanından tamamen arındırılmalıdır. Masumların nefesini kesen, geleceklerini bir oyuncağa çeviren bu yapılar için gerçek adalet, sadece dört duvar arasında bir hapis değil; bizzat o çaresiz bıraktıkları ruhların ahında, o zifiri dehlizlerde bir ömür boyu sürecek vicdani bir boğulma olmalıdır.
Sonuç olarak bugün bu dosyalar açılıyorsa, bu sadece bir merak meselesi değil, toplumsal bir arınma zorunluluğudur. Bu karanlık süreçten çıkışın tek yolu, dokunulmazlık denen o sahte mabedi yerle bir etmektir. Piyonların feda edilip, şahların korunduğu bir yargılama süreci, adalete değil, sadece suçun yeni formlar altında devam etmesine hizmet eder. Gerçek bilgelik; güce tapınmak değil, o gücün karanlık dehlizlerine ışık tutabilme cesaretidir. Ve asıl mesele, gücü ahlaktan ve makamı vicdandan koparıp bu zalimlere ikbal kapılarını açan o köhne zihniyeti yerin dibine geçirmektir. Ziya Paşa’nın da dediği gibi, "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" yani unvanın parlaklığı ruhun kirini örtmeye yetmez.