Sabah alarm aynı saatte çalıyor. Aynı kahve bardağına uzanılıyor. Trafikte aynı radyoda, aynı şarkılar dinleniyor.
Girişimcilik ekosistemimizde yıllardır süregelen kronik bir yanılgı var: "Yıkıcı" bir fikir bulmanın, başarının yegâne anahtarı olduğuna inanmak.
Hastane koridorlarındaki o bildik manzarayı gözünüzün önüne getirin: Bekleme salonlarında yer bulamayan hasta yakınları, acil servislerdeki yoğunluktan tükenmiş sağlık çalışanları ve bir türlü boşalmayan yataklar... Çoğumuz bu tabloyu "yetersiz kapasite" olarak yorumluyoruz. Ancak asıl sorun kapasite değil, "yönetilemeyen akış" olabilir mi?
Ekonomi dünyasında bir alışkanlığımız var; başarıyı ve gücü hep "büyüklük" üzerinden okuyoruz.
İnsanın derinliği: Kabuğun ötesinde ne var? Günümüz dünyasında, birilerini tanımak ne kadar kolay, o kişiyi gerçekten bilmek ne kadar zor? Her gün yüzlerce yeni yüzle karşılaşıyor, isimler, meslekler ve doğum yerleri gibi kartvizit bilgilerini hızla ezberliyoruz.
Geçen hafta inovasyonun gerekliliği üzerine paylaştığım notların aldığı etkileşim, aslında kolektif bir yaraya parmak bastığımızı gösterdi.
Geçen hafta inovasyonun gerekliliği üzerine paylaştığım notların aldığı etkileşim, aslında kolektif bir yaraya parmak bastığımızı gösterdi.
İş dünyasının plaza katlarında, yönetim kurulu toplantılarında sıkça şahit olduğumuz bir ritüel vardır: Finans direktörleri dev ekranlara Excel tablolarını yansıtır, harcamalar kuruşu kuruşuna incelenir ve günün sonunda o "sihirli" soru sorulur: "Bu inovasyon projesinin bize maliyeti ne olacak?"