Sartre yaşasaydı, Türkiye için ne söylerdi?
Kıymetli okurlarım bu hafta serimizin 4. kitabında Sartre'ın Varlık ve Hiçlik adındaki felsefi başyapıtını hep birlikte anlamaya çalışacağız.
Jean-Paul Sartre’ın 1943 tarihli başyapıtı Varlık ve Hiçlik, insanı evrenin merkezine ancak korkunç bir yalnızlık ve sorumlulukla bırakan bir "varoluş manifestosu"dur. Sartre bu kitabı, Nazi işgali altındaki Fransa’da, insanın bir "nesne" haline getirildiği karanlık bir dönemde, özgürlüğün mekanik bir zorunluluk değil, varoluşsal bir temel olduğunu kanıtlamak için yazmıştır.
Sartre, felsefesini iki kutup üzerine inşa eder: "Kendinde-varlık" (nesneler) ve "Kendi-için-varlık" (insan bilinci). Bir taş neyse odur; ancak insan, bilincindeki "hiçlik" sayesinde her an kendisinden başka bir şey olmayı seçebilir. Sartre’a göre "varoluş özden önce gelir." Yani bizi tanımlayan bir kader veya fıtrat yoktur; bizler kendi seçimlerimizin toplamıyızdır. Bu durum, bizi "özgürlüğe mahkûm" eder.
Sartre’ı tanımak için sadece fikirlerine değil, ilginç yaşamına da bakmak gerekir:
Nobel Reddi: 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü "yazarın kurumsallaşmaması gerektiği" gerekçesiyle reddeden ilk kişidir.
Aşk Anlaşması: Simone de Beauvoir ile ömür boyu süren, ancak sadakat zorunluluğu olmayan, her şeyi birbirlerine anlatma şartına dayalı efsanevi bir entelektüel aşk yaşamıştır.
Görünüş ve Gerçeklik: Şaşılığı nedeniyle kendisini çirkin bulan Sartre, bu durumu entelektüel bir hırsa dönüştürmüş; günde bazen 20 saat çalışarak, amfetamin ve tütün desteğiyle binlerce sayfa yazmıştır.
2026 Türkiye’sinin dijital gözetim, ekonomik belirsizlik ve toplumsal "rollerin" baskısı altındaki insanı için Sartre’ın mesajı nettir: Kötü inançtan sıyrıl. Sartre, "şartlar böyleydi", "mecburdum" veya "benim karakterim bu" demeyi kişinin kendine yalan söylemesi olarak görür. Bugünün Türkiye'sinde birey; algoritmalara, siyasi kutuplara veya toplumsal etiketlere sığınarak sorumluluktan kaçmaktadır. Oysa Sartre bize, en kısıtlı imkanlarda bile bir "hayır" deme payımızın olduğunu, eylemsizliğin de bir seçim olduğunu hatırlatır.
2026 yılının Türkiye’sinde birey; ekonomik dalgalanmalar, algoritmaların yönettiği sosyal medya mecraları ve toplumsal kutuplaşmaların kıskacındadır. Sartre’ın felsefesi, bu bağlamda üç temel mesaj verir:
Teknolojik Belirlenimciliği reddetmek: Veri analizlerinin ve algoritmaların insan davranışlarını "tahmin edilebilir" kıldığı bir çağda Sartre, insanın her zaman bu tahminlerin ötesine geçebileceğini hatırlatır. İnsan bir veri seti değil, her an kendini yeniden inşa eden bir bilinçtir.
Toplumsal Rollerin Ötesi: Modern Türkiye’de birey; siyasi kimliği, mesleği veya sosyal statüsüyle tanımlanmaya zorlanır. Sartre, "garson rolü oynayan garson" örneğinde olduğu gibi, bu rollerin sadece birer maske olduğunu, bireyin bu tanımlara sığmayacak kadar özgür olduğunu vurgular.
Kolektif Sorumluluk: Sartre’a göre bir şeyi seçtiğimizde, sadece kendimiz için değil, tüm insanlık için bir "insan imgesi" seçeriz. 2026 Türkiye’sinin etik krizlerinde bu bakış açısı, bireysel her eylemin toplumsal bir model oluşturduğunu hatırlatarak, kişiyi toplumsal adalete ve etiğe karşı sorumlu kılar.
Ayrıca Sartre, Varlık ve Hiçlik kitabını insanı pasif bir kurban olmaktan çıkarıp, kendi dünyasının mimarı yapmak için yazmıştır. 2026 Türkiye’sinde yaşayan bir birey için bu eser; kaderciliğe, umutsuzluğa ve "başka çarem yoktu" savunmasına karşı en sert entelektüel yanıttır. Bizler özgürlüğe mahkûmuz ve bu mahkûmiyet, aslında dünyayı yeniden kurma gücümüzün tek kaynağıdır.
Elbette ki özgürlük deyince aklımıza ilk gelen şudur yarın sabah hiç işe gitmesem örneğin deniz kenarında yürüyüş yapmak istesem hayatımı idame ettirecek maddi güce sahip miyim?
Yoksa herkes gibi ancak hafta sonuna sıkıştırmak zorunda olduğum hayallerimin bende yarattığı manevi yükü emekli oluncaya kadar taşımak zorunda olan bir bordro mahkumu muyum?
Bu soruların cevabı Türkiye’de hayatta kalma mücadelesi veren toplam nüfusun %90 için aynıdır, maalesef…
Sartre’a gelince, eğer bugün hala yaşasaydı bize bir reçete sunmazdı, bizi aynayla baş başa bırakırdı.
2026’nın hızı ve karmaşası içinde "hiçlik" aslında bir özgürlük alanıdır; bu boşluğu neyle dolduracağınızın sorumluluğu ise sadece kendi özgür iradenize bağlıdır...