Puslu Kıtalar Atlası ve Türkiye
İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası", Türk edebiyatının en özgün, en katmanlı ve felsefi derinliği en yüksek eserlerinden biridir. Bu hafta serimizin 5.kitabı olarak bu felsefi başyapıtı, hep birlikte anlamaya çalışacağız.
Kitabın analizine geçmeden önce yazarı tanıyalım isterseniz.
İhsan Oktay Anar, Türk edebiyatının en gizemli ve entelektüel derinliği en yüksek kalemlerinden biridir. Onu anlamak için sadece "yazar" kimliğine değil, asıl mesleği ve tutkusu olan "felsefeci" kimliğine bakmak gerekir.
1960 Yozgat doğumlu olan Anar, aslında bir felsefe profesörüdür.
Kuru bilgiyi hikayeleştirme , tarihi bir dekor olarak kullanma, gerçeklik sorgusu (Ontoloji)onu diğer yazarlardan ayırır, yazarlık üslubu ise "masalcı filozof" olarak nitelendirilir.
*Yazar bu kitabı neden yazmıştır?
İhsan Oktay Anar, aslında akademik bir felsefecidir (Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden emeklidir). Bu kitabı yazma sebebi, kuru felsefi tartışmaları, Doğu'nun masalsı anlatımıyla birleştirme arzusudur.
Felsefeyi Somutlaştırmak: Descartes’ın rasyonalizmini ve "Varlık" problemini, sıkıcı bir makale yerine, Galata’nın arka sokaklarında geçen bir macerayla anlatmak istemiştir.
Tarihi Yeniden Kurmak: Tarihi gerçekleri birebir anlatmak yerine, tarihi bir "oyun hamuru" gibi kullanarak kendi gerçekliğini yaratmak istemiştir.
*Kitabı özetleyecek olursam:
Hikaye, 17. yüzyıl İstanbul’unda (Galata) geçer.
Uzun İhsan Efendi: Dünyayı gezerek bir atlas çıkarmak yerine, evinden hiç çıkmadan, düşünerek ve düş görerek dünyayı keşfetmek fikrine kapılır. Bir uyku şurubu içip rüyalar görür ve kitabı yazar.
Bünyamin: Uzun İhsan’ın oğludur. Babasının rüya aleminden gerçek dünyaya, yani tekinsiz İstanbul sokaklarına iner. Lağımcılar ocağına katılır, savaşa gider, yüzü tanınmaz hale gelir ve casusluk örgütlerinin, Ebrehe gibi güç tutkunlarının hedefi olur.
Kara para ve macera: Bünyamin, eline geçen gizemli bir kara para yüzünden kendisini büyük bir komplonun içinde bulur. Ancak romanın sonunda, tüm bu maceraların, acıların ve savaşların aslında babası Uzun İhsan Efendi’nin zihninde kurguladığı bir "düş" olabileceği gerçeğiyle yüzleşiriz.
*Kitabın felsefesi:
Kitabın temelinde Descartes felsefesi ve varlık sorunu yatar.
"Düşünüyorum, öyleyse varım". Kitap, Descartes'ın ünlü "Cogito, ergo sum" sözünü alır ve onu dönüştürür. Gerçeklik nedir? Biz gerçek miyiz, yoksa bir başkasının rüyasındaki figüranlar mıyız?
Tanrı-Yazar Analojisi: Uzun İhsan Efendi rüyasında karakterler yaratır. O karakterler (Bünyamin gibi) acı çeker, aşık olur. Yazar burada şunu sorgulatır: Bizim "Tanrı" dediğimiz güç de bizi zihninde düşleyen bir "Üst Yazar" olabilir mi? Eğer o uyanırsa, biz yok mu oluruz?
Simülasyon Teorisi: Matrix filmi çıkmadan yıllar önce (1995), Anar bu kitapla "yaşadığımız dünya bir simülasyon (rüya) olabilir" fikrini Osmanlı dekoruyla işlemiştir.
*İnsanlığa verdiği mesajlar:
Kitap didaktik (öğretici) bir dille parmak sallamaz, ancak satır aralarında şu mesajları verir:
Güç İktidarı Boşunadır: Kitaptaki kötü karakter Ebrehe gibi dünyayı yönetmeye, her şeyi bilmeye çalışmak beyhudedir. Çünkü dünya belki de sadece bir "düş"tür. Bir rüya için birbirini kırmaya değmez.
Gerçeklik kırılgandır: Gördüğün, dokunduğun şeye körü körüne inanma. Her şeyin arkasında başka bir kurgu olabilir. Sorgula.
Hayat bir oyundur: Yaşamı çok ciddiye alma. Acılar ve sevinçler, bir rüyanın sahneleri gibidir.
En büyük özgürlük hayal etmektir: Uzun İhsan Efendi'nin hiç evden çıkmadan dünyayı gezmesi gibi; insan zihni ve hayal gücü, fiziksel sınırların çok ötesindedir.
Aslında, puslu kıtalar atlası; "Acaba şu an bu satırları okuyan sen mi gerçeksin, yoksa seni yazan ben mi?" sorusunu sorarak okuyucunun zeminini ayağının altından çeken bir başyapıttır.
Peki o zaman bu kitabın, Türkiye ile ne alakası var diye sorabilirsiniz?
Bu ülkenin onurlu vatandaşlarının %70’i aldıkları maaş kadar ev kirası ödeyerek hayatta kalmaya çalışırken, milletin seçtiği vekili, milletin gözünün içine bakarak, 500 bin TL ile geçinemediğini pişkince sırıtarak kameralar karşısında anlatıyor…
Evet bende kendime şu soruyu soruyorum o zaman, 2026 yılında Türkiye’de tüm bu yaşadıklarımız gerçek olabilir mi?
Yoksa, Puslu Kıtalar Atlası kitabındaki uzun ihsan efendi gibi rüya mı görüyoruz?