Advertisement
SON DAKİKA

Masumiyet, Türkiye için müze yapılacak bir kavram mıdır?

Bu hafta, son dönemde dizisi de çekilen Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabını hep birlikte anlamaya çalışacağız.

Orhan Pamuk’un gençliğinin geçtiği Nişantaşı burjuvazisinin ikiyüzlü ahlak anlayışına eleştirel bir ayna tuttuğu Masumiyet Müzesi, zengin Kemal’in yoksul akrabası Füsun’a duyduğu saplantılı aşkın trajediye ve nihayetinde fiziksel bir müzeye dönüşme serüvenini anlatan çok katmanlı bir eserdir. Yazarın edebiyat ve eşya koleksiyonerliğini eşzamanlı tasarlayarak kurguladığı bu roman; Kemal'in kaybettiği aşkını ve akıp giden zamanı, Füsun'un dokunduğu binlerce gündelik nesneyi (izmaritler, tokalar, biblolar) çalıp biriktirerek dondurma çabasını merkeze alır; böylece okura zamanın acımasız ilerleyişi ile mutluluk dolu "an"lar arasındaki felsefi çatışmayı göstererek, en derin acıların ve tutkuların bile eşyaların hafızasında nasıl yüce bir masumiyete ve sıra dışı bir mutluluğa evrilebileceğini kanıtlar.

Roman, bize akıp giden zamanın (çizginin) aslında bizi sadece sona götüren acımasız bir süreç olduğunu söyler. Gerçek olan ve bizi hayatta tutan tek şey, o an yaşadığımız derin mutluluk noktalarıdır. Kitap, "Eğer o mutlu anların kıymetini bilir ve onları zihnimizde ya da eşyalar aracılığıyla dondurmayı başarırsak, zamanın yıkıcılığını yenebiliriz" der.

Kemal, dışarıdan bakıldığında statüsünü, saygınlığını ve "mantıklı" geleceğini kaybetmiş saplantılı biridir. Ancak tıpkı Oğuz Atay'ın romanlarında karşılaştığımız karakterler gibi, o da toplumun sahte kurallarına, ikiyüzlü burjuva ahlakına ve statü beklentilerine tutunamayan, bunun yerine kendi saf gerçeğini seçen biridir. Kitap bize, toplumun "başarısızlık" ya da "delilik" dediği şeyin, bireyin kendi iç dünyasında onurlu bir başkaldırı olabileceğini gösterir.

Gündelik hayatta yanından geçip gittiğimiz, sıradan sandığımız nesneler (bir bilet, bir fincan, bir toka) aslında hayatımızın en büyük şahitleridir. Kitap bize eşyaların sadece birer madde olmadığını; anıları, kokuları ve kaybedilmiş zamanları içinde saklayan "zaman kapsülleri" olduğunu hatırlatır. Tıpkı tavana kadar uzanan kitaplarla dolu bir odanın sadece kağıttan ve mürekkepten ibaret olmaması, bütün bir entelektüel geçmişi, yazarın ruhunu ve okurun anılarını barındırması gibi.

Kitabın bize fısıldadığı en güçlü mesaj belki de budur: İnsan en derin acıyı, en büyük kaybı yaşasa bile, o acıyı dönüştürerek kalıcı bir esere (bir müzeye, bir arşive ya da bir kitaba) çevirebilir. Kaybedilen şey geri gelmez ama ona duyulan bağ, somut bir mirasa dönüştüğünde insan kendi içinde bir denge bulur. Romanın sonundaki "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" cümlesi, kendi acısını ve sevgisini ebedi bir anlama dönüştürebilmiş bir adamın manifestosudur.

Masumiyet Müzesi'nin temel felsefesi, Aristoteles'in zaman kavramına dayanarak akıp giden, yıkıcı bir çizgi olan "zaman" ile derin, eşsiz ve mutluluk dolu bir nokta olan "an" arasındaki çatışma üzerine kuruludur; roman, insanın zamanın o acımasız ve unutturucu ilerleyişini asla durduramayacağını, ancak o mutlu "an"lara şahitlik eden nesneleri (bir toka, bir izmarit, bir fincan) biriktirip onlara sığınarak zamanı mekansal bir hafızaya (müzeye) dönüştürebileceğini, böylece en derin acıların ve kayıpların bile eşyaların ruhu aracılığıyla dondurulup sonsuz, masum ve yüce bir mutluluğa evrilebileceğini savunur.

O zaman, artık asıl sorumuza gelebiliriz: Masumiyet, Türkiye için Müze yapılacak bir kavram mıdır?

Türkiye, iyi ve saf insanlarının asla kıymetini bilmeyen, onları kandırarak kullanmaya çalışan kurnaz insanların çoğunlukta olduğu, hayatında ki tüm beklentileri batıya dönük olan ancak asla Ortadoğulu gibi düşünmekten kurtulamamış insanların, ezici çoğunlukta hayatta kalma savaşı verdiği, gelişmekte olan bir Ortadoğu ülkesidir, maalesef.

Bu nedenle Masumiyet, Nobel ödülü sahibi bir yazar tarafından müzeye dönüştürülerek bir nevi devrimci bir başkaldırı unsuru haline getirilmiştir. 

Peki toplum bundan etkilenmiş midir diye soracak olursanız?

Bence, toplumun %80’i bundan etkilenmemiştir çünkü insanların büyük bir çoğunluğu bu ülkede temel gıda ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak için zamanlarının tamamını çalışarak geçirmek zorundadır. Ve bu tarz insanlar için sanat, edebiyat ve felsefe asla karın doyurmadığı için zaman kaybı ve lüks olarak görülür.  

George Orwell’in aşağıdaki sözü tamda bu berbat durumu özetliyor sanki;

‘Eğer maaşınız sadece yemek yemeye ve uyumaya yarıyorsa bu iş değildir; geçmişte buna kölelik denirdi…”