Japonya seçimleri ne anlama geliyor?
Son yıllarda çok tarihi seçime tanık olduk. Trump'ın ikinci kere iktidara geldiği seçim böyle bir seçimdi ve ABD stratejik vizyonunda gerçek ve radikal bir dönüşümü vaat ediyordu.
Geçtiğimiz pazar günü gerçekleşen Japonya Temsilciler Meclisi seçimi de aslında böyle bir seçim. Seçimlerde iktidardaki Liberal Demokratik Parti (LDP) ve Japonya İnovasyon Partisi (JIP) koalisyonu büyük bir başarı elde etti. LDP, 465 sandalyelik Temsilciler Meclisi’nde 316 sandalye kazanmayı başardı, JIP ise 36 sandalye aldı. Sonuçta 2/3’lük çoğunluk garantilenmiş oldu. Büyük bir zafer ve aynı zamanda Japon Başbakanı Takaiçi’nin yüzde 70’e yakın onaylanma oranıyla da uyuşuyor. Başbakan, görev süresinin üçüncü ayında topraktan çıkan ilkbahar filizi gibi sürgün veren çoklu kriz arasında seçim kararı alarak aslında kendi politikalarının kamuoyu nezdinde onay gördüğünü, meşruiyete sahip olduğunu ve kendisinin siyasi gündemi temsil etme/pazarlık yapma hakkına sahip olduğunu kanıtlamak istemişti. Bu konuda Abe’nin bile rüyalarına girebilecek bir zafer kazanarak tüm şüpheleri dağıttı.
Japon sağı ve Takaiçi’nin üç sütunu
Bir parlamento seçiminin bu kadar önem taşıması-ki iktidardaki LDP 1955’den beri kesintisiz bir şekilde iktidarda ve bu anlamda bir değişim beklenmiyor- ilk bakışta ilginç. Seçim sonuçlarının taşıdığı “değişim vaadinin” önemini ikinci sıraya atan sebepler de var. Yani kimilerine göre seçim sonuçları ve Takaiçi’nin görülmemiş zaferi siyasi açıdan çok önemli ama konjonktürel. Kimilerine göre Takaiçi, Japon siyasetindeki sağa kayışı kendi liderliğinde konsolide etmeyi başardı. Bu yanlış bir yorum değil. Merkez, liberal eğilim ve solun zorlandığı, hatta arkalarındaki sendika gibi örgütlü desteklere rağmen zorlandıkları biliniyordu. 2025 seçimleri bu açıdan bir göstergeydi ve LDP içerisindeki farklı eğilimler arasında sağ muhafazakarlığın güçlendiği bir dönem başlamıştı. 2026 seçimleri, Takaiçi’nin kendi adı altında güçlendirmeyi düşündüğü bu eğilimin ulusal düzeyde, bölgeleri ve sınıfları aşan bir eğilim olduğunu gösteriyor ve daha önemlisi bugüne kadar sağ muhafazakarlığın destek toplamakta zorlandığı gençlerden destek alabildiğini kanıtlıyor. Bu açıdan klasik, Japon değerlerinin yüceltilmesine ve toplumsal hafızanın korunmasına dayalı bir muhafazakâr anlayıştan bahsetmiyoruz.
Muhafazakarlık ama devrimci olandan
Yeni Japon sağı, sağ muhafazakarlığı devrimci bir muhafazakâr anlayıştan hareket ediyor. Bu anlayışın dayanabileceği üç sütun var. Yeniden sanayileşmeye dayalı, tüketimin kısıtlanmadığı bir ekonomik yükselme beklentisi; Japon siyasi, diplomatik, askeri gücüne dayalı bölgesel ve küresel düzeyde bir aktörlük/ aktör olma hali talebi ve nihayetinde içi şu anda tam dolmayan Japon milliyetçiliği. Bu üç sütun birbirine bağlı ve Takaiçi aslında Japonya’da “kendini sınırlamaya dayalı” stratejik kültürde revizyon talep ederken bu üç sütun arasındaki bağın daha da güçlendirilebileceğini düşünüyor. Takaiçi’nin savunageldiği kamu harcamalarının artacağı ekonomik modelde sanayileşme hamlesinin lokomotifi savunma sanayi olacak. Savunma sanayi, Japonya’nın yeniden askerileşmesinin (özellikle bazı kritik iddialı sektörlerde bugüne kadar görünmeyen Japonya isminin görünür olması- füze teknolojisi, denizaltı teknolojisi vb gibi) önünü açabilecek bir hamle. Abe- ki iktisadi politikaları Takaiçi'den oldukça farklıydı- Japon Anayasasının sınırlandırma ile özdeş 9. Maddesini değiştirmek için çok çabalamış ama bugün Parlamento’da sahip olunan güce yakın bir güce sahip olamamıştı. Japonya’nın askerileşmesinden öte, savunma sanayi ABD, Güney Kore, Avusturalya, Hindistan gibi ülkeler başta olmak üzere bir savunma sanayi işbirliği habitatı oluşturacak ve bu habitat içerisinde Japonya sahip oldukları ile (nükleer eşikte bir devlet, nükleer teknolojiye, uzay teknolojisine, yapay zeka konusunda atılım yapma şansına sahip) bir mücevher gibi parlayacak. Bu habitatı anlaşılabilen aktörler üzerinden Batıya doğru geliştirmek, yeni alternatif bir teknoloji/savunma networkü yaratmak mümkün. Şu anda sadece Ulusal Savunma Kuvvetlerine sahip, yurtdışında askeri varlık bulundurmayan bir aktör için fazla büyük hayaller. Fakat Japonya’nın bu büyük hayalleri gerçekleştirebilecek potansiyel güç unsurları (para, teknoloji, insan kaynağı) ve şimdi de anayasal açıdan hayalleri gerçeğe dönüştürebilme imkânı var.
ABD faktörü
ABD desteğini de unutmamak lazım. Trump, çok demokratik olmayan bir biçimde, Japonya seçimlerine müdahil olarak sosyal medya paylaşımı ile Takaiçi’yi açıkça destekledi. Dolayısıyla Japonya’nın yeniden yükselişi olarak görebileceğimiz, Pasifik’teki bir güç değişimine Pasifik’in en önemli güçlerinden biri olarak destek verdi. Bu son derece önemli bir hamle. ABD, elbette Japonya’nın yükselişinin Tokyo-Washington hattında büyük bir değişime neden olmayacağını düşünüyor. ABD, Japonya’dan beklentisini strateji dokümanlarında açıklamış durumda. Japonya’nın İsrail gibi bir müttefik olmasını istiyor. Ne demek bu? Tokyo bölgesel rakibi ile konvansiyonel mücadele edebilecek güce ulaşmalı, rakibin saldırganlığını etkili savunma ile durdurabilecek askeri savunma/caydırıcı kapasiteye sahip olmalı. ABD’nin ürettiği savunma sanayi ve teknolojiye uyumlu bir güzergahta, ABD networkü içerisinde kalmalı ama tek başına tehdit ve risklere karşı mücadele etmekten çekinmemeli. Bu Japonya’nın büyük bir bölgesel güç olması demek. Tehdit ve risklerden kastın da bugün için Çin’in konvansiyonel kapasiteleri olduğu unutulmamalı.
Hatırlanacaktır, Takaiçi göreve geldiği anda Japonya’nın Tayvan (ve belki Nükleer öz-sınırlama prensiplerini) değiştirmeyi ima etmesi üzerine Çin ile diplomatik bir kriz yaşamıştı. Bu kriz Takaiçi’nin içini nasıl dolduracağını bilemediği Japon milliyetçiliğinin içini doldurmak için bir fırsat sundu. Japon militarizminin ve faşizminin karanlık yüzü hala hatırlanıyor, bu arada jeopolitik bir proje olarak Pan-Asyacılık bu militarist yönelim altında başarılı olamadı. Yani Japon faşizmi 1940’larda iki kere başarısız oldu. Daha sonra ABD işgali ile Japon muhafazakarlığını uyumlu hale getirmek zordu ve tabi ki tavizler verildi. Bugün bu hatıralar damakta ekşi bir tat bırakıyor ve açıkça 1930’ların Japon dünya/bölge algısının sınırlı erdemlerini tartışmak mümkün olmuyor. Oysa Takaiçi, Tayvan’ın Japon güvenliği için öneminden bahsettiğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Japonya’daki diplomatik temsilcileri Takaiçi’nin boğazını kesmekten bahsederek Japon milliyetçiliği için yeni bir kapı araladılar. Bugün bu kapıdan geçenler faşizmi yeniden güçlendirmek istemiyor gibi görünüyorlar ama söylemsel olarak çok sert bir zeminde hareket ediliyor ve başarılı oldukça stratejik kültürü özüne döndürmek adına hangi sert adımların atılacağını kimse bilemez.
Japonya’da başlayan dönüşüm Avrupa’da tekrarlanır mı?
Ben Japon seçimlerinin bu konjonktürel faktörlerin ötesinde önemli olduğunu, çünkü muhafazakarlığın devrimcilikle birleşiminin çok heyecan verici olabileceğini düşünenlerdenim. Japonya yeniden yükselirse stratejik kültürü pasifizme oturtulmuş bir aktörün, konjoktür uygun olduğunda ve karar verdiğinde, parası ve teknolojisi varsa neler başarabileceğini, nasıl pasifist kültürel ekseni değiştirebileceğini gösterecek. Bu tür dönüşümleri Finlandiya ve İsveç örneklerinde gördük ama onlar küçük güçlerdi, Japonya güçler dengesini bölgesel zeminde etkileyebilecek bir aktör. Dahası bu örnek Almanya ve Avrupa’nın geçirebileceği stratejik dönüşüm için bir ipucu verebilir. Gerçekleşmez, körler, yapamazlar, zorla aşağıda tutuldular ve bu konfora alıştılar dediğimiz aktörler değişebilir. En azından Japonya’da halk böyle bir değişimi istiyor görünüyor.