Her şeye ulaşabiliyoruz ama hiçbir şeye tutunamıyoruz
Bugün bilgiye, insana, ürüne ve fikre ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Tek bir tıkla dünyanın öbür ucundaki bir içeriğe erişebiliyor, birkaç saniye içinde yeni insanlarla bağlantı kurabiliyoruz.
Aradığımız her şey parmaklarımızın ucunda; cevaplar hızlı, seçenekler sınırsız. Ancak bu büyük kolaylık, beklenenin aksine, daha güçlü bağlar ya da daha derin anlamlar üretmiyor. Aksine, çoğu zaman tutunmayı zorlaştıran bir yüzeyselliğe yol açıyor.
Ulaşmak ile bağ kurmak arasındaki fark giderek belirsizleşiyor. Bir şeye erişebilmek, onu görmek ya da hakkında bilgi sahibi olmak; onu gerçekten anlamak, içselleştirmek ve hayatımıza yerleştirmek anlamına gelmiyor. Dijital çağda her şey hızla akıyor: içerikler, fikirler, ilişkiler, gündemler… Bu hız, derinliği değil, geçiciliği besliyor. Kalıcılık ise zamana, emeğe ve tekrar tekrar dönmeye ihtiyaç duyuyor. Oysa sürekli akan bir dünyada durup geri dönmek giderek zorlaşıyor.
Bu dönüşüm en belirgin şekilde ilişkilerde hissediliyor. İnsanlar birbirine her an ulaşabilir durumda; mesaj atmak, aramak, tepki vermek hiç olmadığı kadar kolay. Ancak gerçek anlamda “orada olmak” zorlaştı. Fiziksel yakınlık ve yüz yüze temas, yerini dijital erişilebilirliğe bıraktı. Erişilebilir olmak ise bağlanmak anlamına gelmiyor. Aksine, sürekli ulaşılabilir olma hâli ilişkileri daha kırılgan kılıyor. Çünkü bağ kurmak, yalnızca temas değil; dikkat, süreklilik ve karşılıklı emek gerektiriyor. Her an ulaşabildiğimiz şeylere, çoğu zaman daha az değer veriyoruz.
Benzer bir yüzeysellik bilgiyle kurduğumuz ilişkide de görülüyor. Hiç bu kadar çok bilgiye maruz kalmamıştık; ama hiç bu kadar azını derinlemesine anlamamıştık. Okuyoruz ama sindirmiyoruz. Paylaşıyoruz ama üzerine düşünmüyoruz. Bilgi, bir birikim olmaktan çıkıp sürekli akan bir akışa dönüşmüş durumda. Bu akış, zihni beslemekten çok yoruyor. Çünkü bilgi, ancak durup düşündüğümüzde, bağlam kurduğumuzda ve onu başka bilgilerle ilişkilendirdiğimizde anlam kazanır. Aksi hâlde zihinden hızla geçen, iz bırakmayan bir görüntüye dönüşür.
Tutunamama hâli yalnızca bireysel bir sorun değil; aynı zamanda derin bir güvensizlik hissi de yaratıyor. Sürekli değişen gündemler, hızla tüketilen içerikler, geçici ilişkiler ve kısa ömürlü heyecanlar… Hiçbir şey yeterince uzun sürmediğinde, kalıcı anlamlar üretmek zorlaşıyor. İnsan, anlam bulamadığı yerde kök salamaz. Kök salamayan bir zihin ise sürekli yer değiştirir; bir düşünceden diğerine, bir ilişkiden ötekine savrulur. Bu savrulma hâli, zamanla içsel bir boşluk hissine dönüşür.
Belki de sorun her şeye ulaşabiliyor olmamızda değil, neye tutunacağımızı bilemememizde yatıyor. Seçeneklerin bu kadar çoğaldığı bir dünyada, seçememek neredeyse kaçınılmaz bir durum hâline geliyor. Her şey mümkün gibi göründüğünde, hiçbir şey yeterince önemli hissettirmiyor. Bu seçimsizlik hâli, bizi edilgen ve sürüklenen bireylere dönüştürüyor. Oysa tutunmak, bilinçli bir tercihi; hatta çoğu zaman bilinçli bir yavaşlamayı gerektirir. Her şeye aynı anda temas etmek yerine, bazı şeylere uzun süreli olarak bağlanmayı göze almayı ister.
Her şeye ulaşabiliyor olmak genellikle bir güç göstergesi gibi sunuluyor. Daha çok bağlantı, daha çok bilgi, daha çok seçenek… Ancak asıl güç, neye tutunacağını bilmektir. Az ama derin bağlar kurabilmek, çok ama yüzeysel temaslardan daha değerlidir. Her şeyi bilmek değil, bazı şeyleri gerçekten anlamak; herkesle temas etmek değil, bazı ilişkileri korumak; her yere yetişmek değil, bir yerde kalabilmek önemlidir.
Dijital çağda asıl beceri, erişimi yönetmek değil, anlamı yönetebilmektir. Neye maruz kalacağımıza, neyi içeri alacağımıza ve neyi dışarıda bırakacağımıza karar verebilmek… Tutunmak, dış dünyanın hızına rağmen içsel bir ağırlık merkezi oluşturabilmektir. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazlasına ulaşmak değil; daha azına ama daha bilinçli bir şekilde tutunabilmektir. Çünkü insan, ancak tutunabildiği yerde kendini inşa edebilir.
Bir sonraki yazımızda, bilginin ışığında güzel günlerde görüşmek üzere…