SON DAKİKA

Fidan'ın Washington ziyareti ve Türk-Amerikan ilişkilerinde mevcut iklim

Fidan ve Türk heyetinin Washington ziyaretleri devam ediyor.

Fidan-Rubio görüşmesi sonrası Rubio’nun sosyal medya paylaşımı dışında ikili bir açıklama yapmadı ama paylaşım da ziyareti çevreleyen atmosfer de gayet sıcak bir ilişki ikliminin habercisi. Bu iki açıdan son derece önemli: 

Rubio’nun mesajı

Öncelikle Türkiye İran veya İsrail gibi revizyonist aktörlerin yayılımcı politikalarının birbirlerine karşı cesaretlendirilmesini istemiyordu, dolayısıyla dengeyi hep bir revizyonizme karşı diğer revizyonizmin desteklenmesinin ötesinde tanımlıyordu. ABD’nin bu bakış açısına yaklaşması her zaman Ankara’nın şansını artırır, maliyetini azaltır. Elbette, Ankara-Washington arasında oluşan ılıman iklimin Washington’un nihai kararı olduğunu düşünmek için daha erken, ama bu iklim ve verilen mesajlar ABD’nin Türkiye’nin temsil ettiği denge anlayışını yadsımadığını, Ankara ile anlaşmaya kapıları kapatmadığını gösteriyor. Rubio’nun mesajında güney Kafkasya yani Azerbaycan-Ermenistan barışı ve Suriye’de yeni yönetimin desteklenmesi özellikle bahsedilen hatlar. Bu hatların İran’ı sıkıştırma hatları olduğu da saklanmamış. Bu arada İran destekli grup ve milislerin özellikle sessiz kaldığı bir dönemdeyiz. Bazı denemeler, nabız yoklamaları vuku bulsa da İran ABD ile anlaşma şansını kaçırmak istemiyor. Nitekim Trump’ın BAE aracılığıyla Tahran’a gönderdiği iki aylık ültimatomu içerdiği söylenen mektuba karşı Tahran’ın cevabı “görüşmek istiyoruz” oldu. Bu arada ABD’li yetkililer İran’ın nükleer silaha giden yolda ne kadar ilerlediğini aktaran raporlar yayınlamaya devam ediyorlar. Tahran bu kadar ilerleyip, silah eşiğinde duruyorsa, ABD de İran’ın nükleer silah geliştirmesini istemiyorsa, taraflar neden anlaşamıyor diye sorulabilir. Bu sorunun cevabı Trump’ın “nükleer silah olmayacak” dışındaki taleplerinden kaynaklanıyor büyük ihtimalle. Bu taleplerin bugün ne olduğunu net olarak bilmiyoruz, ama 2017’de Trump nükleer anlaşmayı yırtıp attığında Tahran’dan ne talep ettiğini biliyorduk. O gün kabul edilmez gibi görünen, İran’ın vekil varlığının çekilmesi/sınırlanması bugün için bir gerçek. İran, çeşitli cephelerde vekilleri aracılığıyla sürdürdüğü savaşta kayıpta, o nedenle de cephelerle arasına mesafe koymuş durumda. Ama 2017’de vazgeçmesi istenen füze varlığı, İran hava savunma sisteminin tüm açık gediklerine rağmen korunmuş görünüyor. Washington’da Signal üzerinden yapılan yazışmalarla Yemen’e atılan bombaların İran’a mesaj olduğu kabul edilmişken, yüzlerce savaş başlığı ve füzelerin bulunduğu yeraltı geçitlerinin uluslararası basına İran tarafından servis edilmesinin bir nedeni var. Çok sıkışmış olsak da müzakereler bedavaya yapılmayacak diyor olabilirler veya füzelerimizden vaz geçmeyeceğiz diyor olabilirler. 

Türkiye’nin dengesi

Mesaj bu minvaldeyken ABD’nin İran politikası Tahran’ı dengelemenin sert ve yumuşak hallerinden vazgeçmiyor. Bizi ilgilendiren kısmı şu: Trump, Gazze kararını açıklayıp, Netanyahu’nun sırtını sıvazladığında Ortadoğu’da İsrail merkezli bir İran karşıtı eksene “evet” demiş gibi oldu. Bu Netanyahu hükümetini sadece Batı Şeria’da ve Gazze’de değil, Suriye’de de cesaretlendirdi. Daha sonra Suriye’de Lazkiye merkezli yaşanan gelişmeler İsrail’in ve İran’ın birbirini kullanabileceğini de gösterdi. ABD’nin zihnindeki ideal bölge dengesi için uygun atmosferden de hızla uzaklaşılma riski belirdi. ABD, İsrail-Türkiye kapışmasını istemiyor görünüyor. Mesele sadece ABD’nin zihninde olan İsrail-Türkiye, İsrail-Azerbaycan İbrahim Anlaşmaları sitili bir yakınlaşmadan uzaklaşılması meselesi değil. Türkiye büyük bir konvansiyonel güç, Karadeniz ve Avrupa dengeleri için de bu güç önemli. Çok fazla yıpranmamalı, caydırıcılığı ABD müttefikleri arasındaki itiş kakış test edilmemeli ama ayrıca çok büyük bir konvansiyonel güç ve herhangi bir üçüncü aktörle yaşanabilecek konvansiyonel çatışmanın sonucunun ne olabileceğini kimse bilemez. Bu tür bir kapışmayı cesaretlendirecek bir adım atmanın stratejik hata olabileceği bir zeminde Trump’ın Gazze kararını dengeleyecek adımları atmak gerektiğini fark etmiş gibi ABD yönetimi. Bu nedenle Gazze kararından dönülmemesine rağmen Suriye'de İsrail merkezli bir bölünme üzerinden İran’ı dengelemekten ziyade Türkiye merkezli Şam’ın toparlanması üzerinden İran’ın sınırlandırılmasına kayılmış görünüyor. Bu kayış, PYD’nin İsrail’in aracı olarak istikrarsızlık üretmesini de engelleyeceğinden Türkiye açısından olumlu. 

F-35 meselesi

Trump yönetimi Ankara’nın beklediği üzere Türkiye’yi bölgesel dengeleri tutucu bir aktör olarak gördüğünü hissettiren mesajlar veriyor. Nitekim ziyaret sürerken Sudan’da yaşanan gelişmeler denge-tutucu rolün sadece Ortadoğu’nun küçük bir alanıyla sınırlı olmadığını Afrika Boynuzu-Körfez hattını kapsadığını da gösterdi. Bu çerçevede Türkiye’nin dengeleyici- caydırıcı kapasitesinin gücü son derece önemli. Ankara, bu konuda bir yeniden inşaya muhtaç değil, savunma sanayi konusunda büyük yatırımları ve büyük umutları var. Rusya-Ukrayna savaşı Karadeniz-Avrupa hattında Ankara’nın güvenlik/caydırıcılık sağlayıcı rolünü ön plana çıkartmaya başladığından beri Türkiye-ABD ilişkilerinde savunma sektöründe iş birliğinin gelişmesini -hatta teknoloji transferini bekliyorduk. Biden döneminde beklentiler, bu alandaki ikili iş birliğinin NATO’nun güçlendirilmesi çerçevesinde gerçekleşmesiydi. Trump, NATO’nun güçlendirilmesi ile ilgili bir motivasyona sahip görünmüyor, işi Avrupalılara havale etti ama Türkiye ile savunma sanayi dahilinde ilişkinin ilerletilmesi hususunda motivasyon hala güçlü. Bunu masada F35 projesi olmasından anlıyoruz. Trump, Avrupa ve Avrupalılığa saldırdığında Avrupa’yı dönüştürmeyi ummuyordu, karşılığında Avrupa bürokrasisinin ve büyük çoğunluğuyla seçilmiş liderlerinin direndiğini görüyoruz. Bu direnişte Trump/Vance’ın kimi zaman akıl almazlık sınırlarında dolaşan Grönland yorumlarının da katkısı var. Her halükârda Avrupa bir yola girmiş gözüküyor. Bu yolun şimdilik hangi yönde ilerleyeceği tam net değil: Belli başlı lokomotif ülkelerin (Fransa, İtalya, Almanya, İsveç vb) savunma teknolojisi paylaşımı altında ortak üretim ve koordinasyon mu güçlenecek -ki oluşturulan Avrupa savunma fonu buna işaret ediyor- ama içeride yük paylaşımını kolay kolay sağlayamayacak üye de çok- ayrıca böyle yeni bir Avrupa pazarının oluşması lokomotif ülkelerin Pazar payındaki dengeyi de bozabilir. Yoksa nükleer silahlanma seçeneği dahil Avrupalı devletler kendi stratejik otonomilerini mi güçlendirecek, ya da Türkiye, Norveç, İngiltere, Kanada, ABD’nin bazı aşamalarına dahil olduğu, bazı aşamalarında olmadığı çok katmanlı ve çoklu gönüllüler koalisyonu mu ile işe devam edilecek. Her durumda ABD’nin kısa dönemde Avrupa savunma sanayi pazarında bir kaybı olacağını düşünebiliriz. Yani stratejik nedenler kadar pazar merkezli nedenler de CAATSA gibi engellerin ortadan kalkabileceğini, F16 modernizasyonu ve F35 projesine Türkiye’nin yeniden katılımı gibi seçeneklerin önünün açılabileceğini bize söylüyor.