Advertisement
SON DAKİKA

Ekonomide duygusal denge teorisi

Ekonomik davranışların merkezine yerleştirilen rasyonalite varsayımı, uzun yıllar boyunca hem akademide hem de politika tasarımında bir nevi pusula işlevi gördü.

Ancak son otuz yılda yapılan çalışmalar, ekonomik kararların yalnızca mantık, bilgi ve beklentilerden değil; aynı zamanda duygu, algı, stres eşiği, aidiyet hissi ve kişisel psikolojik ritimlerden çok daha yoğun biçimde etkilendiğini ortaya koydu. Bu bulguların bir bölümü davranışsal iktisadın gelişiminde temel taş olurken, daha yeni eğilimlerden biri “duygusal denge teorisi” olarak adlandırılıyor. Teori, basit şekilde, ekonomik aktörlerin kararlarında içsel duygusal istikrar arayışının belirleyici olduğu; belirsizlik, kayıp, bellek ve beklenti arasında sürekli bir psikolojik denge kurma çabası gösterdikleri varsayımına dayanıyor.

Bu teoriye göre bireyler, ekonomik kararlarını verirken sonuçların sadece maddi yönünü değil, aynı zamanda psikolojik maliyetlerini de hesaplıyor. Örneğin aynı miktarda risk içeren iki yatırım alternatifi düşünelim. Beklenen getirileri eşit olsa bile, bireyin kısa vadede maruz kalacağı stres düzeyi, belirsizlik toleransı veya geçmiş kayıpların yarattığı duygusal izler, tercihleri tamamen değiştirebiliyor. Ekonomide sık duyduğumuz “beklentiler” kavramı bu nedenle yalnızca rasyonel beklentiler değil; duygusal beklentilerle de şekilleniyor. Yani bireyin kendisini hangi seçenekte daha sakin, daha güvende veya daha kontrol sahibi hissettiği, ekonomik matematiği çoğu zaman geride bırakıyor.

Duygusal denge teorisinin açıklayıcı gücü özellikle kriz dönemlerinde kendini açık biçimde gösteriyor. Finansal dalgalanma dönemlerinde bireylerin tasarruf eğilimleri artarken, tüketim ve yatırım kararları dramatik biçimde yavaşlıyor. Ancak bu davranış her zaman gelir kaybından veya bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Çoğu zaman temel motivasyon, “duygusal güvenlik” ihtiyacının yükselmesi. Ekonomik dalgalanma arttıkça, bireyler psikolojik anlamda sığınacak bir alan arıyor; bu da nakitte kalma, borç azaltma veya daha muhafazakâr finansal davranışlara yönelme şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla ekonomik dalgalanmaların tüketici davranışına etkisini yalnızca gelirle değil, duygusal denge arayışıyla açıklamak çok daha isabetli bir çerçeve sunuyor.

Teori ayrıca kolektif davranışların oluşumunu da anlamada kritik bir araç. Ekonomik aktörlerin duygu durumları benzer şekilde dalgalandığında, bu dalgalar piyasalarda toplu hareketleri tetikleyebiliyor. Örneğin borsalarda panik satışları veya ani alım furyaları sadece ekonomik verilere değil, ortak duygusal atmosferin yoğunluğuna bağlı olarak şekilleniyor. Bu ortam, sosyal medyanın ve 7/24 akan haber döngüsünün etkisiyle daha da kırılgan hale geliyor. Kısacası, aktörlerin duygusal dengesi bozulduğunda “rasyonel piyasa” fikri bir anda buharlaşıyor ve piyasa davranışları psikolojik baskınlıkların gölgesinde yeniden şekilleniyor.

Duygusal denge teorisinin önemli bir boyutu da “beklenti yönetimi” ile olan ilişkisi. Merkez bankalarının iletişim stratejileri, büyük şirketlerin bilgilendirme politikaları veya hükümetlerin ekonomi yönetiminde kurduğu dil, yalnızca teknik bir yönlendirme değil; ekonomik aktörlerin duygusal dengesinde de kritik bir faktör. Örneğin para politikasındaki şeffaflık ve kararlılık sadece belirsizliği azaltmaz; aynı zamanda ekonomik birimlerin duygusal güvenliğini de artırır. Bu nedenle çağdaş ekonomi yönetiminde iletişim artık sadece bir duyuru aracı değil, duygusal dengeyi inşa eden stratejik bir unsur olarak görülüyor.

Teorinin ilginç yönlerinden biri de zaman kavramına bakışıdır. Duygusal denge statik bir durum değil; ekonomik aktörün yaşam döngüsü, geçmiş deneyimleri ve geleceğe dönük kaygılarıyla birlikte sürekli değişen bir süreçtir. Bu nedenle aynı kişi, farklı dönemlerde aynı karara farklı tepkiler gösterebilir. 20 yaşındaki bir yatırımcının risk alma eğilimi ile 50 yaşındaki bir yatırımcının risk toleransı arasındaki fark yalnızca finansal birikimle değil, duygusal denge noktalarındaki değişimle ilgilidir. Dolayısıyla ekonomik davranış, bireyin psikolojik kronolojisiyle birlikte okunmalıdır.

Sonuç olarak duygusal denge teorisi, ekonomiyi yalnızca rakamlar ve tablolarla okumanın yetersiz olduğunu; kararların altında derin bir psikolojik altyapı olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor. Ekonomik refahın sürdürülebilirliği, yalnızca büyüme oranları veya enflasyon seviyeleriyle değil; toplumun duygusal stabilitesiyle de yakından bağlantılı. Bu nedenle ekonomik politika tasarımında ve piyasa analizlerinde duygusal dengeyi dikkate alan yeni bakış açılarının geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Çünkü ekonomik aktörün içsel psikolojik pusulasını anlamadan, gerçek ekonomik davranışın haritasını çıkarmak mümkün değil.