Dijital konfor, psikolojik yoksulluk
Dijital teknolojiler hayatı her geçen gün biraz daha kolaylaştırıyor. Birkaç dokunuşla sipariş veriyor, randevu alıyor, ödeme yapıyor ve iletişim kuruyoruz.
Beklemek, aramak, sormak ya da yüz yüze gelmek giderek gereksiz görülüyor. Bu kolaylıklar gündelik hayatı hızlandırırken konforumuzu da artırıyor. Ancak bu artan konforun çoğu zaman gözden kaçan bir bedeli var: psikolojik derinliğin ve içsel dayanıklılığın zayıflaması. Her şeyin “kolay” olduğu bir dünyada, insanın zor olanla kurduğu ilişki giderek kopuyor.
Konfor, insanı rahatlatır; fakat uzun vadede köreltebilir. Zorlukla karşılaşmadan büyümek mümkün değildir. İnsan, sınırlarıyla temas ettiğinde gelişir; sabretmeyi, beklemeyi ve tahammül etmeyi ancak deneyimle öğrenir. Dijital çözümler, hayatı pratik hâle getirirken birçok küçük zorluğu da ortadan kaldırıyor. Bir şey geciktiğinde huzursuz oluyor, cevap alamadığımızda rahatsızlık hissediyoruz. Oysa bu küçük bekleyişler ve belirsizlikler, duygusal kaslarımızı çalıştıran alanlardır. Sürekli konfor, bu kasların kullanılmadan zayıflamasına yol açıyor.
Bu zayıflama, zamanla psikolojik bir yoksulluk hâline dönüşüyor. Her şeye sahip olup yine de eksik hissetmek, modern çağın en belirgin çelişkilerinden biri. Dışsal imkânlar artarken, içsel doyum azalıyor. Daha fazla seçeneğe, daha çok imkâna ve daha hızlı çözümlere rağmen insanlar kendilerini daha çabuk tükenmiş, daha kırılgan ve daha huzursuz hissediyor. Çünkü psikolojik zenginlik, yalnızca sahip olunanlarla değil; dayanıklılıkla, anlamla ve içsel dengeyle kurulan bir ilişkidir.
Sürekli konfor arayışı, rahatsız edici duygulardan kaçma eğilimini de beraberinde getiriyor. Sıkıntı, yalnızlık, belirsizlik ve can sıkıntısı artık tolere edilmesi gereken değil, hemen ortadan kaldırılması gereken durumlar gibi algılanıyor. Dijital dünya bu duyguları bastırmak için sürekli bir oyalama sunuyor: bildirimler, içerikler, videolar, mesajlar… Ancak bastırılan her duygu yok olmaz; yalnızca ertelenir. Bastırılan sıkıntı kaygı olarak, bastırılan yalnızlık boşluk hissi olarak, bastırılan belirsizlik ise kontrol ihtiyacı olarak geri döner.
Bu durum yalnızca bireysel ruh hâlini değil, karakter gelişimini de etkiliyor. Zorluklarla karşılaşmadan geçen bir hayat, insanı güçlü değil; kırılgan yapar. En küçük aksaklıklar büyük stres yaratır. Küçük hayal kırıklıkları bile yoğun tepkilere yol açar. Çünkü kişi, duygusal olarak dayanıklılık geliştirecek deneyimlerden mahrum kalmıştır. Dijital konfor, sorunları çözmek yerine onları görünmez kılar; görünmez kılınan her sorun ise birikir.
Psikolojik yoksulluk yalnızca bireysel bir mesele değildir; toplumsal sonuçlar da doğurur. Daha az empati, daha az sabır ve daha düşük tahammül eşiği giderek yaygınlaşır. Konforlu ama kırılgan toplumlar ortaya çıkar. En ufak belirsizlikte paniğe kapılan, küçük aksaklıklarda sert tepkiler veren yapılar oluşur. Toplumsal ilişkilerde anlayış azalır; çünkü herkes kendi konfor alanını koruma refleksiyle hareket eder. Ortak zorluklara birlikte katlanma becerisi zayıflar.
Bu noktada dijital konforun sunduğu kolaylıkları bütünüyle reddetmekten değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmekten söz etmek gerekir. Teknoloji bir araçtır; ancak her aracın kullanım biçimi, onun bizi güçlendirip güçlendirmeyeceğini belirler. Her zorluğu ortadan kaldırmak, insanı daha mutlu yapmaz. Aksine, bazı zorluklar insanın kendini tanıması, sınırlarını keşfetmesi ve içsel gücünü geliştirmesi için gereklidir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Her şeyi kolaylaştırmak gerçekten iyi bir şey mi? Zorluklardan tamamen arındırılmış bir hayat, insanı güçlendirir mi yoksa zayıflatır mı? Dijital konforun karşısında kaybettiğimiz şey, çoğu zaman fark edilenden çok daha derindir. Psikolojik dayanıklılık, anlam duygusu ve içsel derinlik, konforla değil; bilinçli karşılaşmalarla, sabırla ve zamanla inşa edilir. Dijital çağda asıl ihtiyaç, daha fazla kolaylık değil; zorlukla sağlıklı bir ilişki kurabilme becerisidir.
Bir sonraki yazımızda, bilginin ışığında güzel günlerde görüşmek üzere…