Advertisement
SON DAKİKA

Denizlerimizin lüks mültecileri

Hakan Özbay 17 Þub 2026

Hani hep konuşuyoruz ya; doktorlar gidiyor, mühendisler gidiyor, gençler gidiyor... Meğer sırada kim varmış biliyor musunuz? Yatlar! Evet, bildiğimiz fiberglas, ahşap, yelkenli veya motorlu teknelerimiz de bavulunu (veya çapasını) toplayıp ülkeyi terk ediyor.

Ekonomimiz öyle bir noktaya geldi ki, artık sadece nefes alan canlılar değil, cansız deniz araçları bile "Buralar çok bozdu, ben gidiyorum" moduna girdi.

Manzaraya bakar mısınız? Yıllardır Ege’nin iki yakası arasında dostluk köprüsü kurulsun diye uğraşılırken, bizim vergi sistemi ve marina işletmecileri bu köprüyü tek taraflı bir otobana çevirmeyi başardı. Hem de ne başarı!

Eskiden nasıldı? Bir manifaturacı, bir diş hekimi ya da plaza hayatından bunalmış bir beyaz yakalı yönetici, üç-beş arkadaş bir araya gelir, bankadan kredi çeker, mütevazı bir tekne alırdı. Hafta sonu iki kulaç atıp, rüzgârla dertleşirlerdi. Bu, erişilebilir bir lükstü, bir nefes alma alanıydı.

Şimdi o rüya, tam anlamıyla Titanic gibi battı.

Neden mi? Çünkü matematik artık denizde yüzmüyor. KDV’si yüzde 1’den 20’ye fırlamış, üzerine ÖTV binmiş, harçlar şaha kalkmış... 100 birimlik tekne olmuş size 130 birim. Banka kredisine hiç girmiyorum, orası zaten okyanusun en derin çukuru. Haliyle o "orta sınıf denizci" dediğimiz kitle, teknelerini satıp karaya vurdu. Yıllık satışlar yerle yeksan. Denizcilik artık sadece "ultra zenginlerin" değil, "hesap kitap bilmeyen çılgınların" hobisi olma yolunda.

İşin asıl trajikomik yanı tekneyi aldınız diyelim, nereye koyacaksınız?

İstanbul’daki marinalarımız sağ olsunlar, fiyatlandırmada Monako ile yarışıp Dubai’yi sollamış durumdalar. 12 metrelik, yani "eh işte" denebilecek bir yelkenliyi marinaya bağlamanın bedeli, lüks bir semtteki yıllık ev kirasıyla yarışıyor, hatta geçiyor. 650 bin TL’den kapı açıp 1.8 milyona dayanan fiyatlardan bahsediliyor.

Hal böyle olunca bizim yerli tekne, sahibine şöyle fısıldıyor: "Sahibim, beni buradan götür. Komşuda pişer, belki bize de düşer."

Ve büyük göç başlıyor. Türk bayraklı tekneler, palamarı çözüp rotayı Yunanistan’a kırıyor. Ama durun, hikâyenin absürtlüğü burada bitmiyor.

Bizimkiler oraya akın edince, komşu "Bu Türklerde para çok galiba" deyip uyanıklık yapmaya başlamış. Talep patlayınca, Yunan marinaları da Euro bazında fiyatları şişirmiş. Yani bizim "lüks mülteciler", yağmurdan kaçarken doluya tutulmak üzereler.

Üstelik hizmet kalitesi konusu var ki, tam bir kara mizah. Türkiye’deki marinalarımız, yiğidi öldür hakkını yeme, beş yıldızlı otel konforunda hizmet verirken; Yunanistan’daki altyapı biraz daha "salaş balıkçı" tadında kalıyor. Teknik servis deseniz, bizim ustaların eline su dökemezler. Ama ne yapsın tekne sahibi? İstanbul’da teknesini bağlayacak yer bulamıyor, bulsa parasını denkleştiremiyor. Mecburen; daha az hizmete, daha çok Euro ödemeyi göze alıp gurbet ellere gidiyor.

Eskiden "Deniz bitti" lafını mecazen kullanırdık. Şimdi gerçekten bitiyor. Kendi denizimizde, kendi teknemizi barındıramaz hale geldik. Ekonomik şartlar o kadar ağırlaştı ki, lüksün sembolü sayılan yatlar bile bu yükü taşıyamıyor.

Bir YouTuber arkadaşın Marmaris’teki teknesini İstanbul’a getiremeyip içerik üretememesi aslında durumun özeti. İçerik yok, tekne yok, orta sınıf yok. Sadece artan vergiler, şişen kiralar ve Ege’nin karşı kıyısına hüzünle bakan boş iskeleler var.

Ne diyelim? cüzdanınız dolu olsun denizci dostlar. Zira bu ekonomide, fırtınada limana sığınmak bile servet gerektiriyor.