SON DAKİKA

Bildirim çağında dikkatin parçalanışı

Sevgili okuyucum yeni bir yıla daha giriş yaptık. Takvim değişti, sayılar yenilendi. Belki sen de bu yıl için kendine bazı sözler verdin; belki daha üretken olmayı, daha çok şey başarmayı, daha hızlı ilerlemeyi düşündün.

Ama durup kendine şunu sordun mu: Bütün bunları yaparken dikkatin gerçekten sana mı ait olacak? Günlerini planlıyorsun, hedeflerini yazıyorsun, peki ya zihnini kim yönetiyor?

Bu satırları okurken bile telefonunun bir köşede durduğunu, ara ara ekrana bakma ihtiyacı hissettiğini tahmin edebiliyorum. Çünkü artık bu hâl hepimize tanıdık. Zihnimiz neredeyse hiç boş kalmıyor; ama buna rağmen çoğu zaman dağınık, yorgun ve odaklanmakta zorlanıyoruz. Yeni bir yıla girerken belki de asıl mesele, daha fazlasını yapmak değil, dikkatimizi parçalayan şeylerle aramıza mesafe koyabilmek.

Bu yazıyı, sana bir çözüm listesi sunmak için değil; birlikte durup düşünmek için yazıyorum. Bildirimlerin, uyarıların ve sürekli bölünen dikkatin sıradanlaştığı bir çağda, zihinsel bütünlüğümüzü nasıl kaybettiğimizi ve bunu neden normal kabul ettiğimizi sorgulamak için. Çünkü 2026’ya girerken kendimize sorabileceğimiz en önemli sorulardan biri şu olabilir: Zamanımı planlıyorum, ama dikkatimi kime teslim ediyorum?

Bir zamanlar dikkatimizi dağıtan şeyler sınırlıydı. Gürültü, kalabalık, aceleyle akan gündelik hayat, beklenmedik kesintiler… Dikkat dağınıklığı çoğunlukla dış koşullara bağlıydı ve bu koşullar ortadan kalktığında zihin yeniden toparlanabilirdi. Bugün ise dikkat dağınıklığı mekândan ve zamandan bağımsız hâle gelmiş durumda. Cebimizde taşıdığımız küçük ekranlar, sessiz ama sürekli müdahalelerde bulunan görünmez bir el gibi zihnimizi parçalara ayırıyor. Bildirimler, uyarılar, titreşimler ve simgeler; önemsiz gibi başlayan ama birikerek zihinsel bütünlüğümüzü aşındıran küçük müdahalelerden oluşuyor.

Günümüzde dikkat artık yalnızca bireysel bir özellik, kişisel bir disiplin ya da irade meselesi değil. Dikkat, ekonomik, politik ve teknolojik bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Dijital platformlar için kullanıcı dikkati, ölçülebilir ve paraya çevrilebilir bir kaynak. Kullanıcı ekranda ne kadar uzun süre kalırsa, o kadar veri üretir; ne kadar çok etkileşim olursa, o kadar reklam gösterilir ve o kadar kâr elde edilir. Bu nedenle bildirimler masum birer kolaylık değil, bilinçli olarak tasarlanmış yönlendirme araçlarıdır. “Kısa bir göz at, sonra devam edersin” vaadiyle gelen her uyarı, aslında zihinsel bir kopuş yaratır ve çoğu zaman geri dönmesi zor bir dağılmayla sonuçlanır.

Sorun yalnızca dikkatin dağılması değildir; asıl sorun dikkatin derinleşememesidir. Derin düşünce, kesintisiz zaman ve zihinsel süreklilik ister. Bir fikrin gelişmesi, bir düşüncenin olgunlaşması, zihnin katman katman ilerlemesiyle mümkündür. Oysa sürekli bölünen dikkat, bizi yüzeyde tutar. Konulara dokunuruz ama içine giremeyiz. Okuruz ama tam olarak anlayamayız; dinleriz ama gerçekten duyamayız; bakarız ama görmeyiz. Zihnimiz neredeyse her an meşguldür, fakat nadiren gerçekten odaklanmış hâldedir. Bu sürekli meşguliyet, derinlik yanılsaması yaratır; çok şeyle ilgilendiğimizi sanırız ama çok az şey üzerinde gerçekten düşünürüz.

Bu durum yalnızca bireysel üretkenliği değil, toplumsal düşünme kapasitesini de doğrudan etkiler. Uzun metinlere, karmaşık argümanlara ve çok boyutlu meseleleri tartışmaya olan tahammül giderek azalır. Derin analizlerin yerini hızla tüketilen fikirler, basit anlatılar ve sloganlaşmış düşünceler alır. Toplumsal meseleler, birkaç cümlelik özetlere sığdırılmaya çalışılır. Oysa düşünmek, aceleye gelmez. Düşünmek zaman ister, sessizlik ister, dikkatin korunmasını ister. Derinlik, ancak kesintisiz bir zihinsel alan yaratıldığında mümkündür.

Dikkat dağınıklığı aynı zamanda modern çağın görünmez yorgunluk biçimlerinden biridir. Gün boyunca farkında olmadan yüzlerce küçük karar veririz: Bildirime şimdi mi bakmalıyım, sonra mı? Yanıtlamalı mıyım, görmezden mi gelmeliyim? Açmalı mıyım, kapatmalı mıyım? Bu mikro kararlar tek tek önemsiz görünür; ancak toplamda zihinsel enerjimizi sessizce tüketir. Gün sonunda fiziksel olarak yoğun bir iş yapmamış olsak bile kendimizi bitkin hissederiz. Bu yorgunluğun kaynağını tanımlamak zorlaşır, çünkü yorgunluk belirli bir eylemden değil, sürekli bölünmüş bir dikkat hâlinden beslenir.

Belki de en çarpıcı olan, bu parçalanmış zihin hâlinin giderek normalleşmesidir. Sürekli bölünmüş bir dikkat durumu, çağın kaçınılmaz standardı gibi sunulur. Hız, çoklu görev ve sürekli erişilebilirlik ilerleme olarak yüceltilir. Oysa bu durum bir ilerleme değil, sessiz bir gerilemedir. Dikkatini koruyamayan birey, düşüncesini derinleştiremez; düşüncesini derinleştiremeyen birey ise onu savunamaz. Aynı şekilde, odaklanamayan toplumlar uzun vadeli hedefler koyamaz, karmaşık sorunlara kalıcı çözümler üretemez.

Bu noktada dikkat yalnızca bireysel bir beceri değil, aynı zamanda bir özgürlük meselesi hâline gelir. Dikkatini yönetemeyen bir zihin, dış uyaranlar tarafından kolayca yönlendirilir. Ne düşüneceğini, neye odaklanacağını ve neye tepki vereceğini başkalarının tasarladığı sistemler belirler. Bu nedenle dikkati korumak, sadece daha üretken olmak için değil, düşünsel bağımsızlığı sürdürebilmek için de gereklidir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bildirimler bizi gerçekten bilgilendiriyor mu, yoksa zihnimizi işgal mi ediyor? Dikkatimizi geri almak bir lüks değil; zihinsel bütünlüğümüzü, düşünme kapasitemizi ve özgürlüğümüzü korumak için bir hayatta kalma stratejisidir. Sessizliği, derinliği ve odağı yeniden talep etmek, modern dünyada atılabilecek en bilinçli adımlardan biri olabilir.

Bir sonraki yazımızda, bilginin ışığında güzel günlerde görüşmek üzere…

160x600 sol
160x600 sağ