SON DAKİKA

Yağmuru kanalizasyona uğurlama sanatı

Hakan Özbay 30 Ara 2025

Biz millet olarak misafirperverizdir. Kapımızı çalana "Tanrı misafiri" der, baş köşeye oturturuz.

Ama nedense konu gökyüzünden gelen o en aziz misafire, yani yağmura gelince tavrımız birden değişiyor. Sanki eve alacaklı gelmiş gibi davranıyoruz. Kapı duvar olmak ne kelime; asfalt, beton, kaldırım ne varsa döşüyor; "Sakın ha!" diyoruz o damlaya, "Sakın toprağa değme!"

Son günlerde uzmanların bas bas bağırdığı, ancak bizim kulak arkası ettiğimiz mesele tam olarak bu. Barajlar boşalınca suçluyu hemen buluyoruz: "Bu sene de yağmadı mübarek!" Gözümüz hep yukarıda. Bulut gelse de sevinsek diye bekliyoruz.

Ama işin absürt tarafı şu: O beklediğimiz yağmur yağdığında, şehirlerimiz adeta devasa bir "Kaydırmaca" pistine dönüşüyor.

Şehir planlamacılarının feryadını duymuşsunuzdur; kentleri öyle bir beton zırhla kapladık ki, toprağın "sünger" olma özelliğini unutturduk. Zavallı toprak, üzerindeki on santimlik asfaltın altından "Bir yudum su!" diye bağırıyor ama nafile. Yağan yağmur, toprağa sızıp yeraltı sularını beslemek, geleceğimize can suyu olmak istiyor; biz ne yapıyoruz? Onu en hızlı, en pratik şekilde kanalizasyona postalıyoruz.

Evet, yanlış duymadınız. İçme suyu kaynağımız olan o tertemiz yağmuru, şehrin bütün pisliğiyle harmanlayıp, "Hadi bakalım doğru kanalizasyona, oradan da denize!" diyerek uğurluyoruz. Sonra da dönüp "Kuraklık var azizim, su stresi çekiyoruz" diye entelektüel sohbetler yapıyoruz.

Bu, susuzluktan kırılırken elindeki dolu su şişesini tuvalete boşaltıp sifonu çekmekle eşdeğer bir zeka pırıltısı değil de nedir?

Bir de işin "Isı Adası" boyutu var ki, tam evlere şenlik. Şehri boydan boya kara asfalta ve gri betona boyadığımız için, güneş tepedeyken şehir oluyor size devasa bir radyatör. Etraf ısınıyor, biz terliyoruz, terledikçe su içiyoruz, klima açıyoruz, barajı daha çok sömürüyoruz. Yani betonu dökerek hem suyun toprağa inmesini engelliyoruz hem de harareti yükseltip daha çok su tüketiyoruz. Kendi kuyruğunu kovalayan kedi gibiyiz ama ortada yakalanacak kuyruk da kalmadı, hepsi kurudu.

Ha, bir de yönetmeliklerimiz var tabii. "2000 metrekare üzerindeki parsellere yağmur suyu toplama zorunluluğu" gibi kulağa hoş gelen ama pratikte "devede kulak" kalan kurallar. Şehirdeki binaların çoğu kibrit kutusu kadar parsellere sıkışmışken, bu kural "Okyanusu çay kaşığıyla boşaltmaya" benziyor.

Velhasıl kelam, mesele sadece gökyüzündeki bulut değil, yeryüzündeki akıl tutulması. Dünyada elalem "Sünger Şehir" modeline geçip suyu emmenin derdindeyken, biz suyu "uzaklaştırılması gereken bir atık" muamelesiyle kovalıyoruz.

Belediyeler ruhsat verirken "Bunun otoparkı var mı?" diye soruyor da, "Kardeşim bu binanın çatısına düşen su nereye gidecek?" diye sormuyorsa, biz daha çok yağmur duasına çıkarız.

Duayı edelim tabii, zararı yok. Ama duadan sonra elimizdeki betonu toprağın üzerinden çekmezsek, gökten yağmur değil altın da yağsa, biz onu da kanalizasyona göndeririz bu kafayla.