"Vazgeçilmez olduğunu sananların hazin sonu"
İnsanoğlunun en tehlikeli konfor alanı, "sahip olduğunu sanma" yanılgısıdır.
Bir koltuğa oturduğumuzda, bir imzayı atma yetkisine kavuştuğumuzda ya da hayatımızdaki insanların varlığına alıştığımızda tuhaf bir körlük başlar. Elimizdeki değerin —bu bir yetenekli çalışan da olabilir, bize sunulan bir sadakat de— sonsuza dek orada, öylece duracağını zannederiz.
Soruyorum size: İnsan, elinde olduğuna gerçekten inandığı, gücüne güvendiği bir değeri neden hoyratça harcar? Neden onu kaybetme ihtimalini aklının ucundan bile geçirmez?
Cevap, egonun fısıldadığı o tehlikeli yalandadır: "Mecburiyet."
İş hayatında bu senaryoyu defalarca izledik. Masanın güçlü tarafında oturan yönetici, karşısındaki çalışanın şartlarını, borçlarını ya da o işe olan ihtiyacını bir "zaaf" olarak kodlar. Sadakati, yeteneği veya özveriyi ödüllendirmek yerine; "Nasılsa gidemez, şartları el vermez" diyerek bu durumu bir tahakküm aracına dönüştürür.
Bu, tipik bir güç zehirlenmesidir.
O yönetici sanır ki; otorite korkusu ya da ekonomik zorunluluklar, o insanı o ofise zincirler. Oysa atladığı hayati bir gerçek vardır: İnsan, onurunun zedelendiği yerde hesap yapmayı bırakır.
Siz karşınızdakini "çantada keklik" görüp, sınırlarını her gün biraz daha ihlal ederken, o kişi sessizce vedasını hazırlar. O sessizlik, teslimiyetten değil, gitme planının olgunlaşmasındandır. Ve gün gelip o istifa masaya konduğunda, "Biz bir aileyiz" nutukları atan yöneticilerin şaşkınlığı görülmeye değerdir. Ama nafile; çünkü güven bir kez kırıldığında, hiçbir zam, hiçbir terfi o bardağı eski haline getiremez.
Bu "cepte görme" hastalığı sadece ofis koridorlarında mı yaşanır sanıyorsunuz?
Hayatın görünmeyen odalarında, en yakınlarımızla kurduğumuz o sessiz sözleşmelerde de durum farklı değildir. İsim koymaya, parmakla göstermeye gerek yok; herkes kendi vicdanında bu teraziyi kurabilir. Birinin size duyduğu derin saygıyı veya sevgiyi, "ne yaparsam yapayım gitmez" şımarıklığıyla karşılarsanız, aslında kendi yalnızlığınızı inşa edersiniz.
Karşı tarafın nezaketini acizlik, sabrını ise sınırsızlık sanmak, insan ilişkilerinin en büyük basiretsizliğidir. Oysa en sağlam sanılan bağlar bile, tek taraflı hoyratlığa uzun süre direnmez.
Şunu zihinlerimize iyice kazımalıyız: Gerçek sadakat, başka seçenekler varken dahi "burada" kalmayı seçmektir. Mecburiyetten doğan birliktelikler —ister bir ofis katında ister bir hayatın içinde olsun— ilk fırsatta dağılmaya mahkumdur. Siz, çalışanınızın veya yol arkadaşınızın, kapı ardına kadar açıkken yanınızda duranıyla gurur duymalısınız; kapıyı üzerine kilitlediklerinizle değil.
Eğer etrafınızdaki kalabalık, sadece "şimdilik gitmeye cesaret edemeyenlerden" oluşuyorsa, o kalabalığın içinde aslında yapayalnızsınız demektir. O yüzden gelin, o konforlu koltuklarımızdan kalkıp dürüstçe bir bakalım: Yanımızdakiler "mecbur" oldukları için mi bizimleler, yoksa gerçekten "ait" hissettikleri için mi? Vereceğiniz cevap, geleceğinizin ta kendisidir.
Özetle; makamlar geçici, unvanlar kiralıktır. İster bir şirketi yönetin, ister bir gönlü; elinizdekinin kıymetini, onu kaybetme korkusunu yitirmeden bilin.
Çünkü "Vazgeçilmezim" diyenlerin yerinde bugün yeller esiyor. Unutmayın; hiç kimse, yokluğunuzda huzur bulacağı bir kapıyı çarpıp çıkmaktan korkmaz.