Terminal Kadıköy'ün 15 liralık hela cirosu
70 milyon Euro yatırımla Söğütlüçeşme'ye kondurulan 'Avrupa vizyonu', vatandaşın en temel biyolojik ihtiyacıyla çarpışınca ortaya 15 liralık trajikomik bir otogar gerçekliği çıktı.
Söğütlüçeşme’nin uzun yıllar atıl kalmış, gri ve isli viyadük altı uzun süredir bir sihirli değnek bekliyordu. Beklenen oldu ve karşımıza janjanlı bir "yaşam, kültür ve gastronomi merkezi" çıktı: Terminal Kadıköy.
Lansman metinlerine, şatafatlı PR çalışmalarına bakarsanız ufkunuz iki katına çıkıyor. Dile kolay, 70 milyon Euro’luk devasa bir yatırım... Londra’nın meşhur Borough Market’ine, İspanya’nın Mercado’larına rakip, "İşte Avrupa!" dedirten bir vizyon. 45 bin metrekarelik dev bir alan, sürdürülebilirlik ilkeleri, doğal havalandırma, geri dönüşüm ve tam 21 farklı mutfak kültürünün sergilendiği açık mutfaklar... Kore sokak lezzetlerinden girip, Meksika tacolarından çıkabiliyorsunuz. Modern, vizyoner ve sokağın ruhunu yakaladığını iddia eden şahane bir konsept.
Fakat bu görkemli rüya, insan bedeninin en temel, en kaçınılmaz biyolojik döngüsüyle karşılaştığı an, yerini bir anda acımasız bir Anadolu otogarı gerçekliğine bırakıveriyor.
Nasıl mı? Diyelim ki o şık tasarımlı açık havada, loş ışıklar altında Uzak Doğu mutfağınızın tadını çıkardınız, üzerine artisan kahvenizi yudumladınız. Cüzdanınızı layıkıyla hafiflettiniz, ekonomiye can verdiniz. Her şey harika. Ta ki doğanın o ertelenemez çağrısı gelene kadar. Yönlendirme tabelalarını takip edip o sürdürülebilir, modern mimarinin kalbindeki tuvaletlere ulaştığınızda, karşınızda buz gibi turnikeler bitiveriyor.
Ve o meşhur Borough Market vizyonu, sizden içeri adım atabilmeniz için 15 TL talep ediyor.
Albert Camus bugün yaşasaydı, modern insanın içine düştüğü o "absürt" durumu anlatmak için muhtemelen Sisifos'un tepeye taşıdığı kayayı değil; 70 milyon Euro'luk bir gastronomi merkezinde, elinde artisan kahvesiyle 15 liralık tuvalet turnikesi önünde POS cihazına kredi kartını okutmaya çalışan vatandaşın varoluşsal krizini yazardı. Düşünsenize; turnike önünde kıvranırken bir yandan "Acaba temassız çeker mi?", "Ya 15 lira için şifre isterse?", "Bağlantı hatası verip 'Bakiye yetersiz' derse altıma mı yaparım?" paniğiyle o bip sesini bekliyorsunuz. Kafkaesk bir bürokrasinin ortasında gibisiniz; şatoya kabul ediliyorsunuz, içeride krallar gibi ağırlanıyorsunuz ama en temel insani tahliyeniz için kapıya gişe memuru edasıyla yanıp sönen bir banka POS cihazı dikiliyor.
İşin ekonomik ve mantıksal absürtlüğü tam da burada başlıyor. Milyonlarca euroluk bütçelerle "sokak kültürünü" kapalı alana taşımakla övünen, makro düzeyde saraylar inşa eden bir işletme aklı; iş temel bir insani ihtiyaca gelince neden birdenbire mikro düzeyde şark kurnazlığına, "şehir içi umumi tuvalet" vizyonuna geri döner?
Dört kişilik bir aile olarak o modern sokak lezzetlerini tattıktan sonra, yemeğin faturasına bir de 60 TL'lik "sindirim vergisi" ekleniyor adeta. Yönetim kurullarında sunulan o havalı fizibilite raporlarında, yatırımın geri dönüş süresini (ROI) hesaplarken "Turnikeden geçecek mesane başına 15 TL" diye bir gelir kalemi mi yarattılar, gerçekten merak ediyorum. Bir tesisin amortisman planına tuvalet turnikelerinden kesilecek temassız kredi kartı sliplerini, adeta "tuvalet kullanımından kazanılan mil puanlarını" dahil etmek, neresinden bakarsanız bakın sermayenin vizyonla imtihanından sınıfta kalmasıdır.
Üstelik mesele sadece o 15 lira da değil. Bu parayı ödediğinizde karşınızda pırıl pırıl, "Avrupai" standartlarda bir hizmet bulsanız içinizi bir nebze soğutacaksınız. Ancak ziyaretçi yoğunluğunun arttığı saatlerde sınırlı sayıdaki kabinler yüzünden kuyruklarda beklediğiniz, temizlik ve hijyenin zaman zaman o viyadük altının eski günlerini aratmadığı gerçeği de cabası.
Sermayenin ve kapitalizmin işleyişini, metrekare başına düşen ciro hedeflerini elbette anlıyoruz. Ama galiba işletmeciler, bu devasa gastronomi merkezinin başarısını ne kadar yemek satıldığıyla değil, o yemeğin bedenden ne kadar kârlı bir şekilde tahliye edildiğiyle ölçüyor.
Günün sonunda tablo net: Eğer Londra, Madrid veya Berlin'deki emsallerinizle yarışmak, kentin hafızasına kazınacak bir "yaşam merkezi" olmak istiyorsanız; önce misafirinizin en temel biyolojik ihtiyacını ticari bir fırsata, küçük bir haraca çevirmekten vazgeçeceksiniz.
Aksi takdirde kapınıza dev puntolarla "Terminal" yazabilirsiniz; ama zihniyetiniz, o eski loş otogar tuvaletlerinde elinde peçeteyle bekleyen görevlinin vizyonundan bir milim bile öteye geçemez.
