Advertisement
SON DAKİKA

Macera dolu Amerika'da kadın olmak

Esra Tanrıverdi 11 Oca 2026

Bugünkü yazımı psikolog önlüğümü çıkarıp, felsefe önlüğümü giyerek yazıyorum. Çift anadal okumuş biri olarak, kadın haklarını savunan biri olarak değil yalnızca; insan onurunu merkeze alan biri olarak yazıyorum.

Çünkü bazı anlar vardır, susmak suça ortak olmaktır.

Bazı anlar vardır, bilim susar; felsefe konuşur.

Cilia Flores’i tanır mısınız?

Bir gece Venezuela  desem?

Bir ülkenin devlet başkanı ve eşi, kendi topraklarında, uluslararası hukukun, diplomatik teamüllerin ve insan onurunun hiçe sayıldığı bir operasyonla sabaha karşı evlerinden alındı. Bu bir gözaltı değildi; bu bir güç gösterisiydi.

Kapılar kırıldı, bedenlere müdahale edildi, kamera önünde itibar sökümü yapıldı.

Cilia Flores yalnızca bir “lider eşi” değildi.

O an itibarıyla bir kadın bedeni üzerinden dünyaya verilen bir mesajdı:

“Gücümüz var, sınır tanımıyoruz.”

Bir kadının, dünyanın gözü önünde hırpalanarak, sürüklenerek, görüntüler eşliğinde teşhir edilmesi…

Bu, hukuki bir süreç değil; sembolik bir aşağılama ritüelidir.

Hannah Arendt’in söylediği gibi:

“Şiddet, meşruiyetini kaybeden iktidarın son dilidir.”

Batı’nın çok sevdiği o kavramlar vardır ya; demokrasi, insan hakları, kadın hakları…

Hepsi vitrinde.

İçeriye girince raflar boştur.

Amerika’yı nasıl biliriz?

“Özgürlükler ülkesi.”

“Kadına değer veren medeni toplum.”

Gerçekten mi?

Renee Nicole Good’u duydunuz mu?

37 yaşında. Bir anne. Bir kadın.

Göçmen polisi kurşunuyla ABD’nin Mineapolis eyaletinde öldürüldü.

Suçu neydi? Yanlış yerde olmak mı? Yanlış bedende doğmak mı?

Jean-Paul Sartre şöyle der:

“İnsan, yaptığı seçimlerden ibarettir.”

O gün tetiği çeken el, sadece bir polis değildi. 

O el; sistemi, ideolojiyi, hayatın kimin için değerli sayılacağını belirleyen zihniyeti temsil ediyordu.

Ve o sistem bir kez daha kadını korumadı.

Batı, Ortadoğu’yu kadına şiddet üzerinden ahlaki kürsüye yatırmayı sever.

Ama iş kendi coğrafyasına gelince…

Sessizlik.

İnkâr.

Meşrulaştırma.

Michel Foucault’nun dediği gibi:

“İktidar, en çok kendini görünmez kıldığında etkilidir.”

Bugün iktidar, “özgürlük” kelimesinin arkasına saklanıyor.

Bugün şiddet, “güvenlik” adı altında kutsanıyor.

Bugün bir kadının bedeni, ister Caracas’ta ister Minneapolis’te olsun, siyasi mesaj tahtasına dönüştürülüyor.

Ve ben şunu söylüyorum:

Adalet, coğrafyaya göre değişiyorsa adalet değildir.

Simone de Beauvoir’ın o çarpıcı cümlesini de buraya bırakıyorum:

“Kadının kaderi, erkeğin kurduğu dünyada yazılır.”

Bugün bu dünyada kadın olmak hâlâ bir risk.

Batı’da kurşun, başka coğrafyalarda başka araçlar…

Yöntemler değişir, zihniyet değişmez.

Kadınlar ölür.

Kadınlar itibarsızlaştırılır.

Kadınlar güç savaşlarının sahnesine çevrilir.

Ve dünya hâlâ “medeniyet” masalları anlatır.

Bu yazı bir ülkeye değil, ikiyüzlülüğe yazılmıştır.

Bu yazı bir ideolojiye değil, ahlaki çürümeye itirazdır.

Bu yazı, “özgürlük” kelimesini kalkan yapıp şiddeti gizleyenlere karşıdır.

Ve evet, serttir.

Çünkü hakikat yumuşak konuşmaz.