Kuver ödüyorum öyleyse varım
Geçen haftaki Terminal Kadıköy tuvalet gişesi yazısından sonra anladım ki, hepimiz hayatın o küçük, kimsenin hesaplamaya yeltenmediği gişelerinde beklemekten çok yorulmuşuz.
Gelin bugün başka bir tahsilat noktasından bahsedelim: Restoran ve kafelerdeki "Kuver" ve "Servis Ücreti" çıkmazı.
Düşünün… Akşam olmuş. Şehrin o anlamsız gürültüsünden, yorucu temposundan ve bitmek bilmeyen kalabalığından kaçıp bir masaya sığınmak istiyorsunuz. Bir dostla iki kelam edilecek, belki biraz dertleşilecek. Veya belki de o koca şehirde tamamen yalnızsınız; sadece bir köşede, etraftaki insanları izleyip kalabalığın bir parçasıymış gibi hissetmek istiyorsunuz. Masaya oturuyorsunuz. Garson geliyor; masaya bir çatal, bir bıçak ve genellikle ne zamandan kaldığı meçhul kurumaya yüz tutmuş birkaç dilim ekmek bırakıyor. Yanına da minik bir kasede, muhtemelen hiçbir hikayesi olmayan bir zeytinyağı... İşte tam o saniye, daha henüz su bile sipariş etmemişken, o masada fiziksel olarak yer kapladığınız, dünyada var olduğunuz için borçlanıyorsunuz.
Buna "Kuver" diyorlar. Aslında bir nevi "Burada nefes alma ve manzarayı bozma vergisi".
İki kişi bir masaya oturduk, birer kahve içtik veya bir kap yemek yedik diyelim. Hesabın en altında o tanıdık, soğuk rakamlar beliriyor: Kuver: 150 TL. Neden? Sandalyeyi eskitme payı mı bu? Çatalı kirletme bedeli mi? Yoksa mekanda çalan şarkıyı dinlemek zorunda bırakıldığımız için ödediğimiz bir tür tazminat mı?
Gelin işin o çok sevdiğimiz matematik kısmına, sokağın ekonomi politiğine biraz daha derinden dalalım. Rakamlar yalan söylemez. İstanbul’un orta karar, popüler bir semtindeki bir kafeyi ele alalım. İçeride 50 masa olsun. Bu masalar günde ortalama 4 kez sirküle olsa, günde 200 adisyon demek. Mütevazı davranıp masa başı ortalama sadece 100 TL kuver yazıldığını varsayalım. Günde 20 bin lira. Ayda tam 600 bin lira!
Sadece masaya çatal-bıçak koyarak yaratılan 600 bin liralık devasa bir ekonomi... Ne bir üretim maliyeti var, ne ciddi bir hammadde gideri, ne de bir Ar-Ge çalışması. Sadece ve sadece bir metrekarelik alanı size yarım saatliğine kiralama bedeli. Bu rakamla Anadolu'da orta ölçekli bir imalathanenin tüm aylık sabit giderlerini karşılayabilirsiniz. Ama modern kent insanı, bu parayı sırf evinden uzakta, ışıklı bir mekanda hayata "tutunabilmek" için sessizce ödüyor.
Bitmedi. Bir de işin "Servis Ücreti" adı verilen, adisyona sızmış hayaleti var.
Yüzde 10, bazen yüzde 15 olarak hesaba zorunlu eklenen bu bedeli öderken içimizi garip bir huzur kaplıyor, değil mi? "En azından o koşturan, alnı terleyen garson arkadaşa bahşiş bırakmış oldum, emekçinin hakkını verdim" diyoruz. Vicdanımız rahatlıyor. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. O paranın çok büyük bir kısmı garsonun cebine değil, işletmenin o görünmez kâr marjı havuzuna akıyor. Biz, çalışana destek olduğumuzu sanırken, aslında patronun o ayki lüks harcamalarını finanse ediyoruz.
İnsan bazen o adisyona bakarken, Oğuz Atay’ın dediği gibi "Ben buradayım sevgili okurum, sen neredesin?" diye bağırmak istiyor. Çünkü aslında o masalara sadece karın doyurmaya değil, yalnızlığımızı unutmaya, hayata tutunmaya oturuyoruz. Anlaşılan o ki, modern çağda kimsesizliğin, bir masada sessizce oturup kendi içine dönmenin bile artık çift haneli, üç haneli bir tarifesi var.
Neticede tuvalete girerken 15 lira, masaya otururken 100-150 lira vererek var olmaya çalışıyoruz bu hayatta. Ve biz ödedikçe, birileri bizim o naif sosyalleşme ihtiyacımız üzerinden sessiz sedasız zenginleşiyor.
Afiyet olsun. Tabii boğazınızdan geçerse...