Küresel enerji dönüşümü: Güçlü olan kazanıyor
Küresel enerji dönüşümü dendiğinde önümüze hep parlak bir tablo koyuluyor. Temiz enerji, yeşil gelecek, düşük karbonlu dünya…
Anlatı hep umut dolu. Oysa bu büyük hikâyenin arka planına biraz dikkatle bakıldığında, ortada yalnızca çevreyi kurtarmaya dönük bir çaba değil; aynı zamanda küresel ölçekte işleyen sert bir eleme mekanizması olduğu görülüyor.
Soruyu baştan sormak gerekiyor:
Bu dönüşüm herkesi ileri mi taşıyor, yoksa bazılarını bilinçli biçimde sistemin dışına mı itiyor?
Bugün enerji dönüşümü artık teknik bir mesele değil. Bu, doğrudan doğruya küresel güç ilişkilerinin yeni dili. Dün petrol kuyularına sahip olmak belirleyiciydi. Bugün ise teknolojiye, finansmana ve tedarik zincirlerine hâkim olmak oyunu belirliyor. Yani mesele yalnızca enerji üretmek değil; o enerjiyi dönüştürebilecek ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip olmak.
Ve bu kapasite, dünyaya eşit dağılmış değil.
Gelişmiş ülkeler onlarca yıl boyunca fosil yakıtlarla büyüdü, sanayileşti ve zenginleşti. Şimdi dönüp “dünya kirleniyor” diyerek yeni kurallar koyuyorlar. Elbette çevreyi korumak gerekir. Buna itiraz etmek zaten mümkün değil. Ancak bu noktada tartışılması gereken mesele, Bu yeni kuralları kimler rahatlıkla uygulayabiliyor?
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Dünya Bankası raporları, yenilenebilir enerji yatırımlarının büyük ölçüde sermaye yoğun, ileri teknoloji gerektiren ve finansman erişimi güçlü ülkelerde hızla yaygınlaştığını açıkça ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle, yeşil dönüşümün altyapısı zaten güçlü olanlar için bir avantaj, zayıf olanlar içinse ek bir yük anlamına geliyor.
Bu nedenle enerji dönüşümü, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından anlatıldığı kadar “fırsat penceresi” sunmuyor. Sahadaki tablo daha çok şunu gösteriyor:
Yeni standartlar, yeni vergiler, yeni sertifikalar… Hepsi maliyet demek. Avrupa Birliği’nin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) gibi araçlar, sanayisi fosil yakıtlara dayalı ülkelerin rekabet gücünü doğrudan etkiliyor. Bu durum, dönüşümün ekonomik yükünün eşit paylaşılmadığını açık biçimde gösteriyor.
Bir başka kritik başlık ise “temiz enerji”nin arkasındaki kirli gerçekler. Lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri… Bugünün yeşil teknolojileri bu madenler olmadan mümkün değil. Peki bu kaynaklar nereden çıkıyor? Afrika’dan, Latin Amerika’dan, Asya’nın kırılgan bölgelerinden. Çevresel riskler, düşük ücretler ve sosyal maliyetler bu coğrafyalarda kalırken; asıl katma değer teknoloji üreten ülkelerde toplanıyor. Bu tablo, bazı akademik çalışmalarda “yeşil sömürgecilik” ya da “kaynak temelli yeni bağımlılık ilişkileri” olarak tanımlanıyor.
Üstelik iş sadece ekonomiyle de sınırlı değil. Enerji dönüşümü hızlandıkça, enerji güvenliği meselesi daha karmaşık hâle geliyor. Güneşin doğmadığı, rüzgârın esmediği anlarda sistem nasıl ayakta kalacak? Büyük ülkeler bu belirsizliği depolama teknolojileri, rezervler ve güçlü altyapılarla yönetebiliyor. Peki ya diğerleri? Onlar için dönüşüm, aynı zamanda kırılganlık ve istikrarsızlık riski demek.
Bu nedenle küresel enerji dönüşümünü romantik bir çevre masalı olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Bu süreç, “hep birlikte kazanacağız” vaadiyle değil; kimlerin yeni düzene ayak uydurabileceğini test eden sert bir sistem değişimi olarak ilerliyor.
Asıl soru da burada düğümleniyor:
Enerji dönüşümüne uyum sağlayamayan ülkeler ne olacak?
Enerji tarihine baktığımızda cevabı görüyoruz. Sistem dışına itilenler ya ucuz üretim alanına dönüşür ya da siyasi ve ekonomik baskılara daha açık hâle gelir. Enerji, bir kez daha yalnızca elektrik üretme meselesi olmaktan çıkar; bağımlılık üreten stratejik bir güç aracına dönüşür.
Kısacası mesele sadece çevre değil.
Mesele adalet, kapasite ve güç.
Küresel enerji dönüşümü anlatıldığı gibi masum bir proje değil. Bu, yeni bir dönemin sessiz ama acımasız eleme süreci. Kimlerin oyunda kalacağını, kimlerin kenara itileceğini belirleyen bir sınav yaşanıyor.
Ve bu sınavda sorular zor, cevaplar ise hâlâ belirsiz.